|
Mü’minin münafıktan ayrıldığı Uhud,
vefâlının vefâsızdan ayrıldığı Uhud, yiğidin
kalleşten ve korkaktan ayrıldığı Uhud,
Nebî’ye gerçekten bağlı olanın, yüreğinde
zaaf olandan ayrıldığı Uhud... O hep
ürpertilerle anılacaktır.
Allah Resûlü, birgün Uhud’un eteklerinden
geçerken, uzun uzadıya bu dağa bakmış ve د
جبل يحبنا ونحبهأُح “Uhud öyle bir dağdır ki
o bizi sever biz de onu.”[1] buyurmuştu.
Yukarıda da arz ettiğim gibi, bu söz, 14
asır öteden, Uhud’a karşı kalbinde bir
küskünlük duyabileceklere, sanki Uhud’un
müdafaası gibidir. Allah Resûlü, bir yanlış
anlayışla, Uhud’a vefasızlık ve uğursuzluk
isnadında bulunulmasın diye, gönüllere su
serpmiş ve rencide olan Müslüman onura,
başka sebep ve sâiklerin bulunduğuna
işarette bulunmuştur. Evet, Asr-ı saadette,
Müslümanların onuru, Uhud’da olduğu kadar,
başka hiçbir karşılaşmada kırılmamıştır. Bu
doğrudur; fakat sebep, Uhud değildir. Hatta
Uhud, Müslümanların paniğe kapıldığı
saatlerde onları himaye bile etmiştir. Esbap
plânında ona sığınmışlar ve mutlak bir
mağlubiyetten kurtulmuşlardır.
Netice itibarıyla, Allah Resulü’nün bir
başka derinliğini ortaya çıkaran hezimet
görüntülü muvakkat sarsıntıda asıl sebep,
bazı münafıkların, işin başında ordudan
ayrılarak, Müslümanları arkadan vurmaları..
ve yine daha işin başında, Müslümanların
kuvve-i maneviyelerini sarsmaları.. Bu
arada, Ashab’ın, kendi seviyelerine denk
emre itaatteki inceliği tam kavrayamamış
olmaları.. meşru da olsa, bazılarında
ganimet arzusu belirmesi gibi şeyler
sıralanabilir. Her ne sebebe bağlı olursa
olsun, Uhud’da küçük bir sarsıntı
geçirildiği muhakkaktır. Ve bunu Uhud’a
bağlamak hiç de doğru değildir. Onun içindir
ki, Allah Resûlü, Uhud’u sevdiğini ifade
buyurmuş.. ve bu vehmi zihinlerden
silmiştir.
Şimdi, evvela Uhud’a nasıl gelindi, Uhud
savaşına sebep olan sâikler nelerdi? Bundan
kaçınılması mümkün değil miydi? Söze buradan
başlayarak, önce Uhud’un bir tahlilini
yapmaya çalışalım ki, bu mağlûbiyet gibi
görünen savaşta dahi Allah Resûlü, eşsiz bir
Erkân-ı Harp ve nazîrsiz bir askerî dehâ
-O’nun için bu tabiri kullanma caizse-
olduğu ortaya çıksın.
Bedir hezimeti, Mekke müşriklerinin gayz ve
kinini iyice körüklemişti. Bilhassa,
Bedir’de yakınları ölenler, durmadan
Mekkelileri harbe kışkırtıyor ve tahrik
ediyorlardı.
Bu tahrikler; Mekkelilere de münhasır
kalmadı. Ka’b b. Eşref vasıtasıyla, Medine
içinde de fitne ateşi tutuşturulmaya
çalışılıyordu. Ka’b b. Eşref, şiirleriyle
Müslüman kadınlara iftiralar atan ve
mü’minleri birbirine düşüren tipik bir
yahudiydi. Hatta o yılan dilini, Allah
Resûlü’ne bile uzatmaktan çekinmezdi. Tabii,
Müslümanlar bu durumdan çok rahatsız
olurlardı ama, her defasında Resûlullah’ın
tedbir, temkin ve sabrına takılırlardı.
Seriyye tertibini, onlar da öğrenmişti.
Yaptıkları saldırı ve yağmalarla Medine
halkının kuvve-i mâneviyesini kırmaya
çalışır ve yer yer bunda muvaffak da
olurlardı.
İşte Bedir’den sonra, bir sene boyunca hep
böyle tahribat yapıldı. Vücuda musallat,
zararlı mikroplar gibi, Mekkeliler de artık
Medine’ye musallat olmuşlardı. O emin ve
medeniyetin beşiği olmaya namzet beldenin,
bütün zararlı mikroplardan korunması
gerekiyordu.. Ve Allah Resûlü de işte bunu
yaptı.
İslâm’ın en azılı düşmanı Ka’b b. Eşref, bu
dönemde öldürüldü. Çünkü O, büyük bir ihanet
şebekesinin başındaydı. Öldürülmesi mutlak
bir zaruret haline gelmişti. Muhammed b.
Mesleme bu zarûreti yerine getirdi.[2]
Beni Kaynûka yahudileri, gemi azıya almış,
sürekli serkeşlik yapıyorlardı. Bu arada bir
Müslüman kadına sarkıntılık yaptılar; sonra
çıkan kavgada karşılıklı adam öldürmeler
oldu. Bu da yetmiyormuş gibi, kalelerine
güvenip, Allah Resûlü’ne meydan bile
okudular. Küstahça, “Sen harp bilmeyen
Kureyşlilerle savaştın, eğer bizimle
savaşırsan, harbin ne olduğunu, o zaman
görürsün!” dediler. Allah Resûlü de, her
zaman Müslümanlara saldıran ve daha büyük
saldırılar plânlayan bu nâmertlerin üzerine
yürüdü. Yaptıklarına pişmanlık duyup teslim
oldular ama, güven vadetmediklerinden Allah
Resûlü de onları Medine’den sürdü.[3]
Medine artık, yavaş yavaş emin belde haline
geliyordu. Bu arada Mekke, bütün şiddetiyle
kaynamaya devam ediyordu. Ebu Süfyan,
Müslümanlardan intikam alıncaya kadar,
başına koku sürmeyeceğine yemin etmişti.
Hatta bir ara Benî Nadr yahudilerinin
bulunduğu mıntıkaya kadar gelmiş,
Müslümanlara ait bir-iki evi de
kundaklamıştı. Müslümanların geldiğini
duyunca da Mekke’ye kaçmıştı...[4]
Allah Resûlü’nün kurduğu haber ağı,
kesintisiz işliyor ve bütün olup bitenleri
saati saatine merkeze ulaştırıyordu. Bu
arada bir haber daha geldi. Kureyş,
çoluk-çocuk, kadın-erkek kim varsa hepsini,
hatta bazı kabilelerden yandaşlarını da
alarak Medine’ye doğru ilerlemekteler. Allah
Resûlü, kurultayını toplayarak istişâre
etti. Kendi düşüncesi, Medine’de kalıp
müdafaa harbi yapma merkezindeydi. Çünkü,
Bedir’de nasıl Kureyş, hiç beklemediği bir
strateji ile karşılaşmıştı, şimdi de öyle
olacaktı. Kureyş, Bedir’deki tecrübeleriyle,
kendini bir meydan muharebesine hazırlayarak
geliyordu. Eğer Medine’de kalınıp müdafaa
yapılsaydı, durumları uzun süre muhasaraya
müsâit olmayan Kureyş, ümitsiz bir
bekleyişten sonra geldiği yere dönüp
gidecekti. Allah Resûlü, bu düşüncelerini,
yaklaşık olarak şöyle izah buyurdu: “Çocuk
ve kadınları emniyet içinde kalabilecekleri
yerlere yerleştirelim. Sonra da Medine’nin
kenar mahallelerinde Kureyş’e karşı
müdafaada bulunalım.”[5]
Efendimiz, bu strateji ve taktik ile şu
hususları düşünüyordu:
a) Müslümanların esas gaye ve hedefi harp
değildir. Onlar, emniyetin temsilcileridir.
b) Ancak, hak ve hakikati neşretmelerine
mâni olmak istendiğinde, onlar bu mâniayı
ortadan kaldırmak için her şeyi göze alır ve
harp ederler.
c) Müslümanlar, saldırıya uğradıklarında
dini, vatanı, ırzı, namusu müdafaa için
savaşırlar.. ve gerekirse, bunun için can
verir ve can alırlar. Bu da onların en meşru
haklarıdır.
Etrafta, mütehayyir, hâdiseleri izleyen
insanlara verilecek bu tür imajlar çok
mühimdir ve Allah Resûlü, bu imajı
yerleştirmek için müdafaa harbini tercih
etmekte idi..
1) Uhud Öncesi Meşveret
Allah Resûlü, müdafaa harbi yapacaktı..
düşünceler bu noktada temerküz ediyordu. Bu
arada bir de rüya görmüşlerdi: O, “Kendi
zırhının içine girmiş ve bir kısım sığırlar
boğazlanıyor, mübarek kılıcının ağzı bir diş
atıyor.” Bu rüyayı kelimesi kelimesine şöyle
tabir buyurdular: “Bu zırh bizim için
Medine’nin içidir, müdafaa harbi yapalım.
Onlar saldırsınlar, biz onları burada
karşılayalım. O boğazlananlar, benim
Ashabım’dır. Oraya gitmeyelim. Kılıcımın
ağzından bir parçanın kopması ve diş atması,
yakınlarımdan birisinin ölmesi demektir.”
Evet Allah (cc), göstermiş, tembihde
bulunmuş ve Habib’ine bir sinyal vererek
âdeta; “Onlara müdafaa harbi yapın.”
demiştir. Rüyada Resûlullah’ın kılıcının
ağzından bir parça kopmuştu ki, bu, Hz.
Hamza’nın şehadetine işaretti. Evet Allah’ın
Arslanı Hamza, bu muharebede şehit
olacaktı.[6] Bu sırada Bedir’de
bulunmayanlar da vardı ki, bunlar da şehid
olmak için hep duâ ediyorlardı. Allah (cc),
onların duâlarını da kabul buyuracaktı.
Mesela; Enes bin Nadr “Allah beni
müşriklerle bir karşılaştırırsa.” diyor ve
şehidlik arıyordu. Yani Enes ve emsali: O
hangi gündür, o günün adı nedir ki, ben o
gün şehit olur, şehadet kanı ile abdest alır
ve bu halimle Allah’ın huzuruna çıkarım
mülahazası içindeydi.. ve onlar bunu ciddi
bir istek ve önü alınmaz bir arzu ile
bekliyordu. Bütün bir sene hep bunu
heceleyip durmuşlardı. Elbet böyle bir duâ
reddolunmazdı ve olmadı.[7] Kimbilir daha
niceleri aynı arzu ve istekle yanıp
tutuşuyor ve duâ duâ Allah’a (cc) yalvarıp
bir meydan muharabesi talep ediyordu ki,
O’na da şehidlik kapısı açılsın.
Abdullah bin Cahş, Amr İbn Cemûh, Sa’d İbn
Rebi, hepsi de şehitlik bekleyen ukba buudlu
insanlardandı. Keza, Sümeyra Hanımın (ra)
çocukları da şehitlik bekleyen kimseler
arasındaydı. Şehitlik onların her gece
rüyaları ve hülyâları olmuştu. O gün bunlar,
orada, meşverette ağır bastılar.
Allah Resûlü, meşveretle meseleleri topluma
mâl ediyordu. O öyle davranacakdı ki,
harekete iştirak eden her fert, fikren o işe
sahip çıksın. Böylece, her fert, içinde
kendi düşünce ve görüşü de olan meseleye
daha çok omuz verecekti. Çünkü o da, fikren
o düşünce örfanesine iştirak etmiş oluyordu.
Gerçi Allah Resûlü vahiyle müeyyeddi. Ama,
bazı kimseler, daha sonra kadere taş
atmasın, “şöyle olsaydı, böyle olsaydı”
demesinler diye, evvela meşveret ediyor,
sonra meşverette kendi içtihatların, da
ortaya koyuyordu.
Gençler: “Ya Resûlallah! Bedir’de olduğu
gibi yapalım: Dışarı çıkalım, “hodri meydan”
diyelim, yüz yüze, göğüs göğüse vuruşalım.
Bizi bu şerefli mücadeleden mahrum etme.”
diyorlardı.[8] Evet bunlar, Bedr’i örnek
alıyor ve böyle harp etmek istiyorlardı.
Hâlbuki Allah Resûlü, tatbik ettiği bir
stratejiyi, ikinci muharebede tatbik etmeye
taraftar değildi. Düşman daima sürprizlerle
karşılaşmalıydı. Ne var ki gençler,
alternatif düşüncede ısrar ediyorlardı.
Büyükler meseleye muttali olduklarında ise,
Allah Resûlü, çoktan zırhını giymiş,
kılıcını kuşanmış bulunuyordu. Bunların
gelip gençlerin ısrarlarından
vazgeçtiklerini bildirmeleri, meseleyi artık
değiştiremezdi. Zira o zaman da bir kısım
fikir ayrılıkları ve değişik mahzurlar
doğuracaktı.
Evvela, karar verdikten sonra karardan
dönülmesi, başka kimselere de baskı yapma ve
fikirleri istikametinde zorlama düşüncesi
verecekdi ki, bu da fasit bir daire içine
girilme demekti. Hâlbuki verilen karardan
dönmek ve fertlerin duygu ve düşüncelerine
göre durmadan karar değiştirmek, sıradan bir
liderin dahi yapmayacağı bir yanlışlıktı.
Elbetteki liderler lideri, İki Cihan Serveri,
böyle bir yanlıştan müberrâ ve münezzehti..
müberrâ ve münezzeh kalacaktı.
İkincisi: Eğer müdafaa harbi yapılır ve
ezkazara bazı arızalar zuhûr ederse, baştan
bu işe gönüllü olmayanlardan çeşitli
uygunsuz sözler duymak.. en azından böyle
bir düşünce her zaman ihtimal dahilindeydi.
Üçüncüsü: Yapılacak müdafaa harbinde, elde
edilecek her türlü ganimet, -kazanılacak
şeref ve izzet de dahil- hiçbir zaman bir
meydan muharebesindeki kadar olmazdı,
olamazdı da. Bu da yine, gayr-i memnunların
çıkış yapmalarına sebep olabilirdi. İşte
bütün bu ve benzeri sebeplerden dolayı Allah
Resûlü şöyle buyurdu: “Bir nebî zırhını
giydikten sonra, Allah onunla düşmanları
arasında hükmünü vermedikçe, ona zırhını
çıkarmak yakışmaz!...”[9]
Çünkü Allah O’na:
فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللهِ
“İstişâre ile karar verip azmettiğinde,
Allah’a güven ve O’na tevekkül et.” (Âl-i
İmrân, 3/159) buyurarak kararlılığı
emrediyordu. Evet, yoldaki her tereddüt,
arkadakilerin kalbine korku ve tereddüt
salar. Her yeni hareket halkı değişik
fikirlere sevk eder ve teşettüt-ü âra (görüş
dağınıklığı) olur. Bu da dağılıp çözülmelere
yol açardı.
Gerçi Allah Resûlü, Medine’de kalıp müdafaa
harbi yapmak istiyordu. Fakat meşverette
meydan muharebesi yapma fikri ağır basınca,
istişâre istikametinde karar verdi ve bir
daha da kararından dönmedi. Bunun akıbeti ne
olursa olsun dönmezdi de. Zira, millet ve
devlet hayatında “meşveret” gibi çok önemli
bir esasın tesbit edilmesi uğrunda, 70 değil
70 bin şehid de olsaydı Allah Resulü, o yol
da yürüyecekti..
Bedir, doğrudan doğruya bir fetihdi, Uhud da
en az Bedir kadar fetihtir.
2) Uhud’a Doğru
Allah Resûlü, derhal Uhud’a doğru hareket
emri verir. Asker Uhud’u tutacak ve böylece
düşmanın Medine’ye taarruzu önlenecekti.
Kadın ve çocuklar emin yerlere
yerleştirildi. Eğer düşman Medine’ye girmiş
olursa, arkadan kıskaca alınacak ve böylece
düşman hareketsiz hale getirilecekti. Anında
karar verilmişti ama, alternatif stratejiler
de vardı.
Uhud’un eteğine varıldığında harp vaziyeti
alındı, Müslümanlar, bütünüyle 700 kişiydi.
Daha önce orduya iştirak etmesine rağmen
Abdullah b. Ubey b. Selül, 300 adamını
alarak, kendi dediğinin olmadığını ileri
sürmüş ve ordudan ayrılmıştı.[10]
Müslümanların arasında zırhlıların sayısı
100 kadardı. Sancak yine Mus’ab b. Umeyr’e (ra)
verilmişti.[11] Süvarilerin başında ise
Zübeyr b. Avvam (ra) vardır. Zırhsız
askerlerin başında da Hz. Hamza (ra)
bulunuyordu..
... Ve okçular... Düşmanın arkadan gelmesine
mâni olmak üzere önemli bir yere
yerleştirilen bu okçuların başında Abdullah
b. Cübeyr (ra) vardı. Allah Resûlü, o gün
okçulara ısrarla şöyle demişti: “Siz, bizim
arkamızı koruyun.. Ve zinhâr yerinizden
ayrılmayın. Bizi ganimet paylaşıyor görseniz
bile yerinizi terketmeyin. Ve yine bizim
cenâzelerimizi kartallar kapıp götürüyor
olsa bile bulunduğunuz yerde kalın!.”[12]
Allah Resûlü tam tekmil kendisine düşen
şeyleri yapmıştı. Bu defa saf şeklinde değil
de değişik bir tatkik uygulayacaktı.
Ordusunu Uhud’un bağrına çekecek, düşmanı
kıskaç içine alacak ve onları okçularla
kıstıracaktı. Sonra bir kısım ölüm
fedâilerini; İbn Cahşları, ölüm arayan
Mus’ab İbn Umeyrleri, Ebu Dücâneleri ve
arslanlar arslanı seyyidinâ Hz. Hamza’ları
düşmanın bağrına salacaktı..
Bedir’de parola “Ehad! Ehad!” tı. Uhud’da
ise “Öldür! öldür!” mânâsına “Emit! Emit!”di.[13]
Burada taktik de parola da değişmişti;
Müslümanlar, Allah ve Resûlü aşkına,
kendilerini koruyacak ve düşmanı
öldüreceklerdi.
Savaş plânı düşünüldüğü gibi hazırlanmış..
ve Allah Resûlü elinde tuttuğu kılıcı
göstererek: “Hakkını vermek şartıyla bu
kılıcı isteyen var mı?” buyurmuşlardı. Bütün
Sahâbe coşmuş ve herkes bu kılıcın kendisine
verilmesini istemişti ama, herkesi herkesten
daha iyi tanıyan Allah Resûlü, gözleriyle
kılıcın asıl sahibini arıyordu. Derken
kılıcın asıl sahibi Ebu Dücâne sordu: “Ya
Resûlallah! Bu kılıcın hakkı nedir?” Allah
Resûlü: “Eğilip bükülünceye kadar harp
etmektir.” buyurdu. O da: “Hakkını vermek
üzere bu kılıcı bana ver ya Resûlallah.”
dedi.. ve artık kılıçla gerçek sahibi
buluşmuştu. Ölüm sarığını başına sardı ve
düşman saflarına daldı. Ensâr, Ebu Dücâne’yi
(ra) çok iyi bilirlerdi. O, al renkli sarığı
sardığı zaman, artık ölüme gidiyor demekti..
ve bu esnada kimse Ebu Dücâne’nin (ra)
karşısında bulunmak istemezdi. Ve bulunamadı
da. Biz, yukarıda geçen konuşmayı sadece Ebu
Dücâne (ra) ile Allah Resûlü arasında geçmiş
bir konuşma olarak biliyoruz.[14] Hâlbuki
Uhud’un sonunda görülecekti ki, Ebu Dücâne (ra)
gibi daha niceleri var!
Abdullah b. Cahş (ra), kendisini öldürecek
bir hasımla karşılaşmak için Allah’a (cc)
duâ etmektedir. Aman Allahım bu nasıl ukbâ
ve ebediyet mülahazasıdır! Hamza’nın (ra)
kükreyişleri arslanların ödünü koparacak
gibidir. Ve bu ölüm fedailerini düşmanın
bağrına salmak, hiç beklenmedik bir
stratejiydi ki, Ebu Süfyan, Bedir hesapları
yaparken, yeni bir şaşkınlık yaşıyordu.
Evet, Uhud’da karşılaştıkları hiç de
Bedir’dekilere benzemiyordu. Hele, “Ölüm!
Ölüm!” naraları, Kureyşlileri sıtmalılar
gibi tir tir titretiyordu. Evet, müşrikler
böyle bir şey beklemiyorlardı.
Beklemedikleri için de birden bire bozguna
uğramışlardı ki, işte Uhud’un birinci
safhası buydu. Bu birinci safhada, Allah
Resûlü Medine ile Uhud arasında, sırtını
Uhud’a vererek okçularını uygun bir yere
yerleştirmiş onlara: “Sakın yerinizden
kıpırdamayın!” demiş, sonra da arslanlarını
düşman ordusu üzerine salmış ve düşmanı
bozguna uğratmıştı.. hem öyle bir bozguna
uğratmıştı ki, kaçanlar kendilerini bir anda
kadınların çadırlarında buldular. Bu arada
Ebu Dücâne (ra) tâ merkezde korunan, Ebu
Süfyan’ın hanımı Hind’in yanına kadar gidip
ulaştı; hatta kılıcını kaldırıp tam başına
indireceği zaman “Allah Resûlü’nün kılıcını
bir kadının kanı ile kirletmeyeyim.”
mülâhazasıyla geriye döndü.[15] Bütün
sahâbe, bu kadar başarı ile, kendilerine
verilen rolü çok iyi oynamış, vazifesini
bihakkın yerine getirmiş ve mücadele etmenin
hakkını vermişlerdi.
Âl-i İmran sûresi, sanki Uhud’da mücadele
veren bu insanları destanlaştırmaktadır.
Geçmiş peygamberlerden misallerle, onların
etrafını alan yiğitler tablolaştırılıp
tasvir edilirken Allah Resûlü’nün
etrafındaki bu bahadırlara da telmihler
yapılmış ve şöyle denmiştir:
وَكَأَيِّن مِن نَّبِيٍّ قَاتَلَ مَعَهُ
رِبِّيُّونَ كَثِيرٌ فَمَا وَهَنُواْ لِمَا
أَصَابَهُمْ فِي سَبِيلِ اللهِ وَمَا
ضَعُفُواْ وَمَا اسْتَكَانُواْ وَاللهُ
يُحِبُّ الصَّابِرِينَ $ وَمَا كَانَ
قَوْلَهُمْ إِلاَّ أَن قَالُواْ ربَّنَا
اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَإِسْرَافَنَا فِي
أَمْرِنَا وَثَبِّتْ أَقْدَامَنَا وَانصُرْنَا
عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ $ فَآتَاهُمُ
اللهُ ثَوَابَ الدُّنْيَا وَحُسْنَ ثَوَابِ
الآخِرَةِ وَاللهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ
“Nice peygamberlerin yanında Rabb’e kul
olmuş savaşan Rabbânîler vardır ki, Allah
yolunda başlarına gelenlerden ötürü
gevşememişler, yılmamışlar ve boyun
eğmemişlerdir. Allah sabredenleri sever.
Onların dedikleri ancak şu idi: “Rabbimiz!
Günahlarımızı, işimizdeki aşırılıklarımızı
bize bağışla, sebatımızı artır, inkarcı
topluluğa karşı bize yardım et!” Bu yüzden
Allah, onlara dünya nimetini de âhiret
nimetini de fazlasıyla verdi. Allah işlerini
iyi yapanları sever.” (Âl-i İmran,
3/146-148).
Âyet, Rabbânîleri anlatıyordu. Ama tarihi
tekerrürler zaviyesinden anlatılanlar,
Uhud’da kavga veren insanlardı. Zaten bu
âyetler Uhud münâsebetiyle nâzil olmuştu.
3) Uhud’un Safhaları
Uhud’da üç ayrı tablo vardır:
a) Birinci Tablo:
Allah Resûlü’nün alelacele verdiği
kararların başarı ve muvaffakiyetle
neticelenmesi tablosudur. Gerçi bu bölümde
de birkaç şehit verilmişti. Ama; Seyyidinâ
Hz. Hamza, Ebu Dücâne, İbn Cahş (ra) düşmanı
ekin biçer gibi biçip geçmişlerdi. Ve, açık
bir zafer kazanılmış, düşman da bozguna
uğratılmıştı. Bu esnada kadınlar, yollarda
kaçışanların ayaklarından tutup, kaçmayı
önlemeye çalışmış ve “Bu size yakışmaz.”
diye yalvarmışlardı ama, kaçmaya yüz tutmuş
Mekke ordusunu durdurmak mümkün değildi.
Bu karşılaşmada, Müslümanların sayısının,
münafıklar ayrıldıktan sonra 700 kişi kadar
olduğunu mevsûk tarihler söylüyor. Karşı
tarafın gücü ise üç bine yakındı. Bu da
takriben Müslümanların beş katı demekti.
Yani her fert, beş insanla savaşmak
zorundaydı. Kureyş, kadınlarını, çocuklarını
da getirmişti. Bunlar def çalıyor ve askeri
coşturuyorlardı. Müşrik ordusu tam tahkim
edilmiş, hazırlıklı idi, ama, Müslümanın
fendi karşısında, Bedir’de olduğu gibi,
burada da yine bozguna uğramışlardı. İşte
tam bu esnada emir dinlememe gibi bir
talihsizlik oldu ki, biz buna “zelle”
diyoruz. Zira, onlar mukarrebîn, yani
Allah’a (cc) çok yakın ve sanki O’nu görüyor
olma mevkiinde bulunuyorlardı. Bizler, İslâm
ve îman mevkiinin insanlarıyız. İman ediyor,
İslâm’ı yaşıyor ve ötesinde daha
derinliklere akıl erdiremiyoruz. Onlar ise,
Allah’ı (cc) görüyor gibi ibadet etme
mevkiinde bulunuyor ve her şeyi bizden çok
farklı görüyorlar; hatta çok defa
kemiyetsiz, keyfiyetsiz lahutî derinlikler
müşahede ediyorlardı. Bu kadar yakın
olduklarından dolayı, kalplerinden ve
kafalarından geçecek şeylerden dahi muâheze
olabilirlerdi. İşte orada hafif bir
çözülme.. ve Allah Resûlü’nün hezimette
zafer çıkarma stratejisine giden yoldaki
sarsıntı bir mukarrebîn okşanmasıydı. Evet,
zaferden sonra da Allah Resûlü, Uhud’da
başarılıdır. Bir kısım tarihlerin yazdığı
gibi, Uhud, hezimet değildir. Ben şahsen
burada “Hezimet” tabirini çok ağır
buluyorum. Rûhen bu kelimeden rahatsız
oluyor ve onun yerine “Uhud’da bir aralık
sarsıntı oldu.” diyorum.
b) İkinci Tablo:
Düşman hezimete uğramıştı. Kaçan kaçana bir
bozgun vardı. Müslümanlar ister istemez
Bedr’i hatırladılar. O zaman da düşman
ordusu böyle kaçmıştı. Derken işin bittiğine
hükmettiler. Sıra ganimetleri toplamaya
gelmişti. İşte şurada develer, atlar,
sığırlar onları bekliyordu. Düşman, bütün
mal varlığını bırakıp öyle kaçmıştı ki,
zahiren gidip ganimet toplamada hiçbir
mahzur görülmüyordu. Bu itibarla da, ganimet
toplamaya okçular da iştirak etmişlerdi. Her
ne kadar Abdullah b. Cübeyr (ra) onlara
Allah Resûlü’nün emrini hatırlatmış idiyse
de emrin son sınırındaki espriyi
kavrayamamışlardı. Zira ayrılanlar, bu emri,
“Savaşın sonuna kadar sebat edin.” şeklinde
yorumlamışlardı.. Ve işte savaş sona
ermişti. Ayrıca onlara göre böyle bozguna
uğramış bir ordunun toparlanıp geri dönmesi
muhaldi. İşte Uhud’un ikinci tablosu.!
c) Üçüncü Tabloya Gelince:
Okçuların yerlerinden ayrılması, cephede bir
gedik açmak demekti ki, hayatında hiç
yenilgi görmemiş askerî dehâ Halid’in bunu
değerlendirmemesi düşünülemezdi. Ve şimdi
fırsat onun eline geçmişti.
Bu esnada Müslümanlar, kılıçlarını kınlarına
sokmuş, toplanan ganimetlerle meşguldüler.
Kimisi de çadırlarına çekilmiş istirahat
ediyorlardı ki; Halid, yıldırım gibi
ilerledi, ve kalan birkaç okçuyu da şehit
ederek arkadan saldırdı. Müslümanlar tamamen
hazırlıksız yakalanmışlardı. Hatta onlar,
harbi bitti kabul ettiklerinden, harp
esnasında olması gereken gerilimlerini
kaybetmişlerdi. Bu da yine Halid’in işine
yarayacaktı. Fırsatı değerlendirdi ve o
müthiş taarruzunu gerçekleştirdi..
Burada, bir noktaya daha temas etmekte fayda
var. Esasen, Uhud’a gelinirken bir gedikle
geliniyordu. Efendimiz Medine’de kalalım
demişti, onlar dinlememiş ve dışarıya
çıkmada ısrar etmişlerdi. Bu, onlar adına
bir fasit daireye girmek demekti. Şimdi bu
fasit daire, başka bir fasit daire daha
doğurmuştu. Allah Resûlü, “şurada sebat
edin, ayrılmayın!” demişken onlar yerlerini
terketmişlerdi ki, bu da onlar için yeni bir
zelle ve bir sürçmeydi. Bu sürçmeleri Kur’ân
şöyle ele alıyor:
إِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ
الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُواْ
“Yaptıkları bazı şeylerden dolayı şeytan
onların ayağını kaydırdı.” (Al-i İmran,
3/155).
Yani, işin başında onlara “kalın!” dendi,
onlar: “Medine dışına çıkıp harp edelim!”
dediler. Harp esnasında onlara, “yerinizden
ayrılmayın” dendi. Onlar ise yerlerinden
ayrılıp, ganimet toplamaya, daha doğrusu, bu
mevzuda diğerlerine yardım etmeye
koyuldular. Birinci söz dinlemeyiş, onlar
için bir fasit daireye girişti. Birinci
fasit daire, ikincisini doğurdu. Eğer Cenâb-ı
Hak, rahmetiyle bu fasit dairelerin devam
etmesine mâni’ olmasaydı, yanlışlıklar
birbirini takip edip gidecekti... Rahmetin
gazaba sebkat edişi bir kere daha ayan-beyan
zuhur etmiş ve o mukarrebîn topluluğuna
kanat açmıştı.
Bir de orada, harp bitti diye, ganimet
toplamaya koyuldular. Gerçi bu, harbe
iştirak eden ve muvaffak da olan muharipler
için gayet normal bir hareketti. Ancak,
mukarrebîn için bu dahi bir kayma sayılırdı.
Nitekim Cenâb-ı Hak, Bedir’de elde edilen
ganimetler sebebiyle Habibi’ni dahi ikaz
etmişti.. (Enfal, 8/67-68). Hatta Allah
Resûlü ve Ebu Bekir (ra) bu ikaz karşısında
hıçkıra hıçkıra ağlamış ve Hz. Ömer (ra)
onları ağlar görünce, o da aynı şekilde
gözyaşı dökmeye başlamıştı.[16]
Onlar, dünyaya meyledemezdi.. aksine ona
karşı tavır belirlemeleri lazımdı. Ganimeti,
alalım, götürelim düşüncesi, bize göre
mahzursuz olsa bile, o cephede, o meydanda,
şehitlerin kanları ile yıkanmış o zeminde
mukarrebînin buna tenezzül etmesi daha sonra
onları vicdanlarında yakıp bitireceğinden,
Allah te’dib-i acilesiyle bu acı akıbetten
onları siyanet buyurdu. Ama, bir gedik daha
açılmıştı. Musibet, musibeti unutturur
gerçeği çizgisinde her yeni musibet, bir
öncekini unutturacak kadar adetâ katlanarak
geliyordu. Mesela; en sonunda bütün
musibetleri unutturacak olan, Efendimizin
kuşatıldığı, hatta şehit edildiği şâyiası
onlara, her şeyi unutturmaya yetti.. bereket
versin, tam Efendimizin bulunduğu yere kadar
ulaşıldığı esnada, Efendimiz etrafında,
sesini duyurabileceği kimselere sesini
duyurmuş ve o ilk tahşidât ile çevresinde
etten kemikten bir kale teşekkül etmişti.
Nice kadınlar ellerinde sargılar, bellerinde
mataralar, yaralılara su vermek ve
yaralarını sarmak için oraya gelmişlerdi..
tabiî başlarında da Ümmü Umâre (ra), tarihin
şerefle yâd edeceği büyük kadın.. beyini ve
oğullarını göndermişti, onlar
savaşacaklardı. Kendisi de belinde matara,
elinde sargılar, yaralıları tedavi için
orada bulunuyordu. Gördüğü manzara dehşet
vericiydi. Allah Resûlü’nün etrafında etten
kemikten bu kale parça parça olup devriliyor
ve hâin eller adım adım O’na doğru
yaklaşıyorlardı. Aslında bütününü doğramadan
hatta onları kütükte doğranan bir et haline
getirmeden, Allah Resûlü’nün semtine
sokulmaları mümkün değildi. Orada artık, her
gayz ile bilenen kılıç, O’nun için
bileniyor, her nefretle atılan ok, O’nun
için atılıyor, her kalkan mızrak, O’na doğru
kalkıyor, ama bütün bunlar gidip bir
mü’minin bağrına saplanıyordu. Bir an
gelmişti ki kırılmadık kol, kesilmedik baş
kalmamıştı. Tam bu esnada Allah Resûlü,
üzerine gelmekte olan bir grup gözü dönmüşü
göstererek: “Bunlara karşı kim çıkacak?”
deyince Nesibe (ra) elindeki sargıları,
belindeki matarayı atarak: “Ben Ya
Resûlallah!” cevabını vermiş ve müdafaa
hattında yerini almıştı. Artık şimdi o, bir
dişi arslan gibi elindeki kılıçla sağa sola
saldırıyor ve Resûlullah’a yaklaşanları
biçip geçiyordu.
Oraya sargı sarmak, yaralıları tedavi etmek
için gelmişti ama, iş başa düşünce âdeta
arslan kesilmişti. O, Allah Resûlü’nün
önünde mücadelesini devam ettirirken oğlunun
kolunun bir kılıç darbesiyle kesildiğini
görür, koşar onu sargı ile sarar ve elini
sırtına vurarak: اذهب
فقاتل أمام رسول الله “Git
Resûlullah’ın önünde savaş evladım!” der ve
savaş mevkiine döner. O kadar yakın
savaşıyordu ki, âdeta Allah Resûlü’nün
fısıltılarını duyuyordu. Sırtında, elin
içine girip saklanacağı kadar derin bir yara
açılmış, kanlar içinde, O, Allah Resûlü’nün
fısıltılarını, Allah Resûlü de O’nun
fısıltılarını duyacak kadar birbirlerine
yakınlar. O çocuğunu savaşa gönderdikten
sonra Allah Resûlü ona şöyle buyuruyor:
من يطيق ما تطيقين “Senin şu yaptığına
kim takat getirebilir ki, kim dayanabilir
ki?” Bunu yakalayan (duyan) büyük kadın:
ادع الله أن يجعلني معك
يا رسول الله “Allah’a duâ et. Beni
cennette seninle beraber eylesin!” der. Ve
Allah Resûlü ellerini kaldırarak, yüzünden,
sırtından, kolundan kanlar akan bu kadına
duâ eder: “Allahım cennette onu benimle
beraber kıl.”[17] Şerefli kadın bu duayı
işitince: “Gayri kıyamete kadar O’nun önünde
savaşabilirim.” der.
Bütün hayatı, şeref tablolarıyla âdeta bir
danteladır Akabede Efendimiz’e biat edip
Medine’ye davet etmesi.. bütün aile
efradıyla İslam’ın emrine girmesi..
Peygamberimiz’in önünde Uhud’u göğüslemesi;
en babayiğitlerin önünde bir performans
sergilemesi.. tesettür ayeti nazil olunca,
fiilen cihada iştirak edememe üzüntüsüyle
sarsılması.. yalancı peygamberler döneminde,
yeniden sahneye çıkıp, Yemame’de savaşması;
savaşıp kolunu ve oğlunu orada bırakıp
geriye dönmesi gibi bir kadın mukavemetini
aşan çok televvünlü ve dolu dolu bir hayat
yaşamıştır.[18] Uhud’daki ölüm fedailerinden
biri de Enes bin Nadır’dı.. Enes bin
Malik’in amcası.. Enes Bin Nadır (ra), hem
savaşıyor hem de “Allah Resûlü’nün öldüğü
yerde siz ne diye ölmüyorsunuz?” diye
haykırıyordu.[19] İlk tahşidât burada
olmuştu ve düşman ordusu da burada bozguna
uğratılacaktı. Artık, sarsıntı durmuş ve
Allah Resûlü, emre itaatteki inceliği
anlayamayan arkadaşlarına her şeye rağmen
yeni emirler veriyor, yeni stratejiler
sunuyordu. Bu arada, Sa’d İbn Rabî (ra)
Uhud’un bir köşesinde ölümünü beklerken
yanına giden sahabiye şöyle gürlüyordu:
“Allah Resûlü’ne selâm götürün, Uhud’un
arkasından buram buram cennet kokularının
geldiğini duyuyorum. Ve cemaatime de selâm
götürün, nefes alıp verdikleri sürece Allah
Resûlü’ne bir şey olursa Allah (cc)
huzurunda yakalarını kurtaramazlar!.”[20]
... Ve tabiî şehitlik için duâ edenlerin
duâsı da kabul olmuştu: Enes bin Nadır duâ
etmiş, İbn Cahş duâ etmiş, Hamza duâ etmiş
ve bunların duâları kabul olunmuş, olunmuş
da kanatlanıp göklere uçmuşlardı. Uçan uçup
gitmiş, kalanlar kan seylabları önünde sürüm
sürüm.. ve sanki Uhud da herkes gibi
ağlıyor; ama kan ağlıyordu.. bir de
yüreklerin kan ağlaması vardı ki, o da Allah
Resulü’nün vefatı şayiasıyla feverana
başladı; başladı ve çoklarının kuvve-i
mâneviyesini sarstı.. Ve işte bu esnada,
Müslümanlardan bir kısmı Medine’ye gelip
yeni bir tabye plânlamak, kimi başka
mülahazalarla sağa-sola koşuşup durmaya
başlamışlardı.. ve tam mânâsıyla panik
içindeydiler ki; tam bu esnada Ka’b bin
Malik’in o gürül gürül sesi duyuldu:
يا معشر المسلمين! أبشروا، هذا رسول الله
“Ey Müslümanlar! Size müjdeler olsun işte
Resûlullah (hayattadır).”[21] Uhud bu sesle;
yeniden bir “ba’su ba’del-mevt”e uyanır gibi
cana geldi ve herkes O’na doğru koşmaya
başladı. İkinci tahşidât, Resulullah’ın
içinde bulunduğu çukurun etrafında yapıldı.
Yeniden, etten-kemikten bir sûr teşekkül
etmişti. Kimisi O’nun etrafında pervâne gibi
dönüyor, kimisi mübârek yüzüne saplanmış
miğfer parçalarını çıkarmaya çalışıyor ve
kimisi de halkın orada toplanmasını temine
çalışıyordu. Ama hepsi de O’nun üzerine tir
tir titriyordu.[22] Zaten, O’nun bir tek
dişine zarar gelmemesi için canını
vermeyecek tek bir sahâbe yoktu. İşte bu,
Allah Resûlü’nün etrafındaki ikinci
tahşidâttı.! Bir kere daha ölmeye söz
verecek ve O’ndan ayrılmayacaklardı.
İnsanlığın İftihar Tablosu, büyük asker,
yeniden zimamı eline aldı. Artık okçuların
yerlerini terk etmesi, başkalarının gidip
uzak cephelerde savaşması, O’nun yeni harp
stratejilerine mâni olmayacaktı. Etrafında
toplananlarla O, sessizce Uhud’un arkasına
çekilmiş, orada tekrar bir güç olma plânları
hazırlıyordu. Yani, Allah Resûlü,
muvaffakiyetle neticelenecek olan üçüncü
tabloyu hazırlamaktaydı.[23]
4) Hezimetten Zafere
Bu üçüncü tablodaki yine mutlak bir
zaferdi.. zaferdi, zira, düşman ric’at
etmiş, Müslümanlar da onları kovalamışlardı.
Vakıa, Ebu Süfyan yeni bir taarruza
niyetlenmişti ama, Safvan b. Ümeyye: “Ya Eba
Süfyan geri dönelim. Zira Muhammed’e onların
hepsini öldürmeden ulaşmamız mümkün
değildir. Şimdi bir zafer kazandık. Bunu
hezimete çevirmeyelim!” diyerek onu bu
akıbeti şüpheli hareketten vazgeçirmişti.
Aslında, o da aynı kanaatte idi. Ve,
Mekke’ye doğru yola koyuldular.[24]
Mağlûbiyet gibi görünen bir durumdan sonra
Allah Resûlü, âdeta yeniden parlak bir zafer
kazanmıştı. Bununla da kader, sanki sahâbeye
şöyle bir ders veriyordu: Allah (cc),
Habîbi’ne doğrudan doğruya kendi inayet ve
keremiyle muvaffakiyetler bahşetmektedir.
Sizin kılıçlarınız sadece birer sebeptir ve
zevahir açısından vardır. Yoksa, Resûlü’nü
zaferden zafere ulaştıran sadece ve sadece
Allah (cc)’tır. İşte, Uhud’un hem başında ve
hem de neticesinde elde edilen zaferler,
Efendimiz’e verilsin diye, arada öyle
muvakkat bir sarsıntı yaşanmıştı. Fakat
Allah (cc) bu en zor şartlarda dahi
Efendimiz’i yalnız bırakmamış ve O’na
va’dettiği nusreti vermiştir ki, âyet bu
hususu şöyle dile getirmektedir:
“Andolsun ki, Allah size verdiği sözde
durdu. O’nun izniyle kâfirleri kırıp
biçiyordunuz ama, Allah size arzuladığınız
zaferi gösterdikten sonra gevşeyip bu
hususta nizaa düştünüz ve isyan ettiniz,
sizden kimi dünyayı, kimi âhireti istiyordu;
derken denemek için Allah sizi geri çevirip
bozguna uğrattı. Andolsun ki O sizi
bağışladı. Allah’ın mü’minlere nimeti
boldur. Peygamber arkanızdan sizi
çağırırken, kimseye bakmadan kaçıyordunuz.
Kaybettiğinize ve başınıza gelene
üzülmeyesiniz diye, Allah sizi kederden
kedere uğrattı. Allah işlediklerinizden
haberdardır.” (Âl-i İmran, 3/152-153).
Allah ile sizin aranızda mukavele vardır. O:
وَأَوْفُواْ بِعَهْدِي
أُوفِ بِعَهْدِكُمْ “Siz Bana
verdiğiniz sözde durun Ben de sözümü yerine
getireyim.” (Bakara 2/40) buyurmaktadır. Bu
mukavele asla Allah (cc) tarafından
bozulmaz. Şayet siz, bu mukaveleyi
bozarsanız Allah da bozar.. ve deniyor ki;
Uhud’da da Allah size verdiği sözünü tuttu.
O’nun emri, izni ve meşîeti ile işin başında
kâfirleri biçip geçiyordunuz.
“Sonra hiç beklenmedik bir anda ve yok yere
fiyaskoya girdiniz. Beş dakika sonra
gelmeniz gerekirken, ganimete beş dakika
evvel geldiniz ve emri beklemediniz. Evet,
Sultanlar Sultanı, kumandanlık otağında emir
vereceği anı bekliyordu. Fakat siz acele
ettiniz.. derken aranıza nizâ girdi. Evet
cephe bozulup da bir tabyede tutunamayınca
nizâ çıkar. Zaten her yeni karar teşettüt-ü
âra’ya sebebiyet verir ve düşünce
farklılıkları meydana getirir.. ve her
düşüncenin sâliki olur.. derken birlik ve
vahdet bozulur. Allah (cc) size gösterdiği
şeyi gösterdikten sonra baş kaldırdınız, siz
mukarrebinsiniz. Bu başkalarına göre günah
olmayabilir; ama siz huzûr-u risalet
penâhiye mazhariyet cihetiyle, insibağa
mazhardınız. Sürekli vahiy ile, Allah
Resûlü’nün ilhamlarıyla ve O’nun sohbeti ile
boyanıyordunuz. Siz daha önceden baştan
ayağa Allah’ın (cc) memnun olacağı hüviyeti
kesbetmiştiniz. Sevdiğiniz bir kısım şeyleri
görünce -dünya idi bu ve çok önemli
değildi.. Olsa da olurdu olmasa da olurdu-
Allah (cc) onu da sizin elinizden aldı.
Arzuladığınız o şeyden de sizi mahrûm etti.
Çünkü siz ukbâya tâlib olsaydınız, dünya
nasıl olsa arkadan gelecekti. Bir ölçüde
dünyaya talib oldunuz. Hâlbuki dünya tâlebi
için sarfedilen enerji kadar bir enerjiyle,
Ukbâ taleb edilemez. Ukbâ, daha himmetlice,
dünya daha aşağıdan takip edilmeliydi.
Ayrıca siz, ukbâyı taleb etseydiniz, dünya
koşa koşa arkanızdan gelecekti. Unutmayın,
kasem olsun Allah (cc) sizi affetti.”
Allah Resûlü, o korkunç sarsıntıdan sonra
bir bakıma yeni bir zafer elde etmişti. Ebu
Süfyan ordusu Mekke’ye, Allah Resûlü de
onların içine ciddi bir korku saldıktan
sonra Medine’ye döndüler.
|