
Bismillâhirrahmânirrahim
SORULAR / CEVAPLAR
Ramazan ayı içinde
umreye gelip de, hac yaparak dönmek isteyen kimselerin durumu ile ilgili
bir hayli sorular geldi.
Bu konuyu şu şekilde kısaca arzedebiliriz:
a) Ramazandan önce mîkat mahallinden girerek umre yapan
kardeşlerimiz kurban sonuna kadar kalma niyeti yüzünden “mukîm”
durumunda olurlar. Mukîm olanlar için yalnız “İfrad haccı”na niyet söz
konusudur. Bu yüzden onlar “Temettu” veya “Kıran haccı”na niyet
edemezler. Çünkü Mekke’nin yerlilerine ve orada mukîm olanlara bu iki
çeşit hac yasaklanmıştır. Bu yüzden Temettu veya Kıran haccına
benzememesi için yerlilerin, hac mevsimi içinde umre yapması da iyi
görülmemiştir. Yalnız İbn Âbidin, yerliler için; eğer o yıl hac yapma
niyetleri yoksa, bağımsız umre yapabileceklerini belirtir. Ancak
dışardan gelen ve mukîm durumuna geçen Türk hacılarının Ramazan bayramı
sabahından itibaren artık umre yapmamaları gerekir. Çünkü o yıl hac
yapma niyetleri mevcuttur. Bu kardeşlerimiz yerliler gibi “İfrad”
haccına niyet ederek arefe’den, en geç bir gün önce, bulundukları otel
veya evden ihrama girerek haclarını yapabilirler.
b) Mîkat dışından, Ramazan bayramı sabahından sonra, hac yapmak
niyetiyle girenlere gelince, bunlar ihramlı olarak bir umre yapacakları
için ancak “Temettu haccı” çeşidine niyet edebilirler. Çünkü “Kıran
haccı” çeşidinde, hac sonuna kadar ihramlı kalma zorunluluğu vardır.
Bunu başarmak çok güçtür. Temettu da ise umre yapınca, ihramdan çıkılır
ve Arefe’den bir gün önceye kadar ihramsız dolaşılabilir. Kurban
bayramına yakın günlerde hacca gelenler için, “Kıran haccı” uygun
olabilir. Bu iki çeşit hacda “şükür kurbanı” vacip olur. Bu kurbanın
hicazda kesilmesi gerekir. Mukim durumuna geçen hacıların kestirecekleri
“zenginlik kurbanı” ise kendi ülkesinde vekâlet yoluyla kestirilebilir.
c) Ramazanın son günlerinde umreye gelip, Ramazan bayramı
günlerinde Mekke’de bulunan ve daha sonra hac yapmadan ülkesine
dönenlerle ilgili olarak sıkça sorulan bir soru da şudur: Bilindiği gibi
hac mevsimi Ramazan bayramının birinci günü başlar Hanefilere göre iki
ay on gün sürer; çoğunluk fakihlere göre ise üç bütün ay sürer. İşte hac
mevsimi içinde, Mekke’de bulunan böyle bir mü’min, hiç hac yapmamış
durumda ise, acaba sırf Mekke’de bulunması yüzünden hac üzerine “farz”
olur mu? Bu kimse zenginse, zaten üzerine hac farz olduğu için sonuç
değişmez. Ancak öğrenci gibi veli yardımı ile umreye gelen kimseye,
acaba sırf hac mevsimi yüzünden üzerine hac farz olur mu? Bu konuda açık
bir nass bulunmadığı için genel prensiplere başvurmak gerekir. Bazı
fakihler böyle bir durumda “istitâa (hacca gücü yetme)” gerçekleştiği
için hac yapmadan dönerse, üzerine hac farz olur, demişlerdir. Ancak
günümüzde, memur ve öğrenci gibi sınırlı izin alabilen ve zenginlik
sınırı içinde bulunmayan kimselerin, hac mevsiminin sonuna kadar, hac
menâsikine gücü yettiği söylenemez. Yani burada “istitâa” gerçekleşmiş
bulunmaz. Diğer yandan yalnız umre niyetiyle Hicaz’a gelindiği için,
bunun haccı da kapsadığı düşünülmemelidir. Ancak şunu da belirtelim ki,
böyle bir umre yapma imkânı bulan kardeşimiz Cenab-ı Hak’tan hac
talebinde bulunmalıdır. İleriki yıllarda hacca gelmeyi hedeflemelidir
ihtiyat bunu gerektirir. Diğer yandan hac mevsimi ilerler ve kurban
bayramına yakın bir zamanda, böyle bir kimse önemli bir sebep
olmaksızın, ülkesine dönerse, onun bir mazereti olamaz. Yoksulluğu devam
etse bile, üzerine hac farz olur. Çünkü bu son örneğimizde “istitâa”nın
yokluğu öne sürülemez.
Kadınların muayyen günleri ile ilgili de sorular geldi:
Bilindiği gibi hac veya
umre için yola çıkan özürlü bayan, diğer hanımlar gibi ihrama girer.
Temizlik amacıyla abdest veya gusül abdesti alması sünnettir. Bu
abdestle namaz kılamaz, Kur’an’a el süremez ve mîkat yerindeki mescide
giremez. Kısaca böyle bir bayan Kâbe-i Muazzama’yı tavaf dışında, bütün
hac menâsikini yapar. Nitekim Veda Hacc’ı sırasında Hz. Aişe, Kıran
haccı’na niyet ederek hac yapmak isterken, henüz umreyi yapamadan “özür
hali” olmuştur. O’nu çadırında ağlarken bulan Allah’ın Rasûlü “Ey Aişe,
bu durum Yüce Allah’ın Âdem kızlarına verdiği bir hâldir. Üzülmene gerek
yok. Bizimle birlikte bütün hac menâsikini yapacaksın. Yalnız Kâbe’yi,
temizlenince tavaf edersin” buyurdu. Hz. Aişe, bayramın ikinci günü
temizlenince farz tavafı da yaparak haccını tamamladı. Ancak eksik kalan
umreyi de yapmak isteyince, Allah elçisi, buna gerek olmadığını, Cenab-ı
Hakk’ın kendisine umre ecri de vereceğini bildirmesine rağmen, Hz. Aişe
“Herkes umre-hac olmak üzere iki ibadet yaparken, ben tek ibadetle
dönmek istemiyorum” deyince kardeşi Abdurrahman’ın devesiyle Ten’im’e
gittiler ve orada ihrama girerek, eksik kalan umreyi tamamladı. Ten’im,
Mekke’li yerlilerin umre için ihrama girme yeri olup, Hıll’ bölgesinin,
Harem’e en yakın noktasıdır.
Günümüzde hac veya umre sırasında Ten’im’den yapılan ilâve
umrenin delili Hz. Âişe’nin bu uygulamasıdır. Bunu çok ileri götürerek
defalarca, hısım-akrabası için “Ten’îm umresi” yapan kardeşlerimizi
görüyoruz. Hac veya umrede tavaf, nafile namazdan bile daha faziletli
sayılmıştır. Bu yüzden Ten’im umresi belki Hz. Âişe’ye benzemek için bir
defa yapılabilir. Diğer zamanları Beytullah’ta tavafa ve ibadete ayırmak
daha uygundur.
Beytullah’ta kerâhet
vakti söz konusu olur mu?
Ukbe b. Âmir (r.a)’tan şöyle demiştir: Üç zaman vardır ki,
Rasûlüllah (s.a.) bunlarda; namaz kılmamızı ve ölülerimizi defnetmemizi
(cenaze namazı) yasakladı. Güneş doğarken, tepe noktasında iken ve
batarken.” (Müslim, I, 276) Ancak, cenaze hazır olunca bu kerahetin
kalkacağı kabul edilmiştir. Çünkü cenazenin bir an önce yerine konulması
Hz. Peygamber’in emridir. “Hazır olduğu zaman cenazeyi geri
bırakmayınız” (İbn Mace, I,198) hadisi buna delildir. Ebû Saîd el-Hudrî’nin
naklettiği bir hadiste bu üç zamana; ikindi namazından sonra güneş
batıncaya ve sabah namazından sonra da güneş doğuncaya kadar olan süre
de eklenmiştir. (bk. Buhârî, I, 82, 83) Kısaca Hanefilere göre yukarıda
belirtilen kerahet vakitleri, Hicaz yöresini de kapsar.
İmam Şâfii ise, Mekke’de kerahet vaktinde yalnız
nafile namazın caiz olduğunu söyler. Dayandığı delil şu hadisin
genel anlamıdır: “Ey Abdimenâf oğulları; bu Beyt’i tavaf eden, gece ve
gündüz dilediği herhangi bir saatle namaz kılan kimseleri bundan
menetmeyiniz.” (Kütüb-i sitte’den 5’ler nakletmiştir). Hanefilere göre
bu hadis; kerahet vakitlerini belirleyen diğer hadislerle tahsis
edilmiştir.Yani “kerahet vakitleri dışında namaz kılan” kaydı ile bu
hadise anlam verirler.
Cuma günü zeval
vaktinde namaz kılınabilir mi? Başka bir deyimle cuma günü zeval vakti
kerahetten muaf mıdır?
Çoğunluk fakihler cuma günü zeval vaktinde rukû ve secdeli bir
ibadeti mekruh görür. Bu konuda, başka günlerle cuma günü arasında bir
ayırım yapmazlar. Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed de bu görüştedir. İmam
Mâlik bunun zeval vakitlerini kerahet dışı sayarken, İmam Şâfii ve Ebû
Yusuf yalnız cuma günü zeval vaktini kerahet dışı sayar. İmam Mâlik bu
konuda “Medine’lilerin teâmülü”ne dayanırken, Şâfiî ve Ebû Yusuf şu
hadise dayanır: “Nebî (s.a.), gündüzün yarısında, güneş batıya
yönelinceye kadar namaz kılmayı yasakladı. Ancak cuma günü bunun
dışındadır” Şâfii’nin kendi müsnedinde naklettiği bu hadis, senet
yönünden tenkide uğramıştır. (bk. eş-Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, I, 78; et-Tehânevî,
İ’lâüs-Sünen, II,51)
Sonuç olarak güneş doğarken, batarken ve tepe noktasında iken
her türlü rukû ve secdeli ibadetten kaçınmalıdır. Sabah namazı ile
güneşin doğması ve ikindi namazı ile güneşin batması arasında ise hiç
bir nafile namaz kılınmamalıdır. Bu son iki vakitte kaza namazı gibi
farz borç namaz kılanabilir, diye fetva verilmişse de, bunu topluluk
içinde kılmamakta fayda vardır. Çünkü dışardan gören “nâfile namaz”
sanarak, tenkid etmekte ya da bir kerâhet çığırının açılmasına elverişli
bulunmaktadır. Nitekim, Hz. Osman, hilâfeti zamanında Arafat ve
Müzdelife’de seferi olduğu halde namazları tam kıldırmış, sebebi
sorulunca da; “İslâm’a yeni giren ve ilk olarak hacca gelen bedeviler,
namazın kısaltıldığını sanır ve sürekli olarak kısa kılmaya kalkışabilir
korkusuyla tam kıldırdım” diye cevap vermiştir.
Başkası adına
tavaf caiz midir?
Kimi nafile tavaf yapan kardeşlerimiz, “Vefat eden annem, babam
veya filanca arkadaşım için tavaf yapmaya niyet ettim” diyerek tavafa
başlıyor. Tavaf sünnette; “rukû ve secdesi olmayan, kendisinde hayra
yönelik dünya sözü konuşulabilen bir namaz türü” olarak tarif edilmiş ve
Beytullah’ta kılınacak nafile namazdan daha faziletli sayılmıştır.
Başkası adına namaz kılmak caiz olmadığı gibi tavaf da caiz olmaz.
Yalnız hacda bütün halinde niyâbet (başkası adına hac yapma) caiz
görülmüştür. Bu yüzden bir mü’min, tavafını Allah rızası için yapmalı ve
tavaf sırasında isim zikrederek dilediği akraba ve dostlarına dua
etmelidir.
Kadınların cemaatle cuma, bayram ve cenaze namazı kılması caiz midir?
İslâm’ın beşiği ve ilk uygulanma yeri Hicaz’dır. Günümüzde de
kadın-erkek cemaat konusunda orijinalliğin sürdüğü söylenebilir. Milyonu
aşan Mescid-i Nebevî veya Beytullah cemaatinin üçte bir ile yarısı
kadarının kadın cemaatlerden oluştuğu görülüyor. Medine’de erkeklerle
kadınlar arasına 1-5, 2 m. yüksekliğinde ahşap perde konulmuş, Kâbe-i
Muazzama’da ise, sadece belirli sütun aralarında, grup grup kadınlar yer
alıyor. İzdiham olunca da erkek saflarının önlerinde veya aralarında
kadın grupları erkeklerle birlikte namaz kılıyor. Arada çoğu zaman,
yarım veya bir metrelik boşluk kalabiliyor. Kadınlar cuma namazına
normal olarak katılıyor. Bütün namazlardan sonra cenaze namazı kılınıyor
ve kadınlarda bu namaza katılıyor. Ancak cenaze namazı “kifâî farz (bir
kısım müslümanların kılması yeterli görülen bir farz)” olduğu için,
hanımlar isterlerse bu namaza katılmıyorlar.
Bayram namazını, Beytullah’ın dış kısmında yüksekçe bir yerde
kılmak kısmet oldu. Kâbenin çevresindeki bütün boşluklar ve ana
caddelerin içlerine doğru mahşeri bir cemaat vardı. Yerli aileler, bütün
aile fertlerini en güzel giysileriyle bayram namazına getirdiler.
Yanlarından getirdikleri büyük sergileri yerlere serip, ailenin
kadınları yanda veya arkada olmak üzere cemaate katılıyorlar. Önümüzde;
3-4 yaşlarında, başlarına kelebek-süslü tokalar takılmış iki kız çocuğu,
cemaat tekbirler alırken eksik kalan uykularını tamamlar ve mânevi
hazzın rüyasını görür gibiydiler.
Bu arada ülkemizi düşünüyorum, sanki kadınların elinden bütün bu
ibadet hakları alınmış gibi meseleye bakan çevreler, gelip bu manzarayı
görmeliler. Türkiye’de dikkat edilirse; cami mimari ve büyüklüğü
konusunda halen 16’ncı yüzyıl aşılabilmiş değildir. Bugün İstanbul’un en
büyük camileri yine Süleymaniye, Fatih, Sultanahmed camileri; Edirne’de
Selimiye Camii, Bursa’da Ulu cami. Nüfus 15-16. yüzyıllara göre yüzlerce
defa katlanmış, ancak hacimde 16. yüzyıl ufku aşılamamıştır. Biz bir
gün, bugün cuma ve bayram namazı zevkinden bile mahrum bırakılan büyük
kitlelerin mabedlere yöneleceğini düşünüyoruz. Çünkü bunun başka bir
alternatifi yoktur. Dayatmalarla insanları sonsuza kadar “din, vicdan ve
ibadet” özgürlüğünden uzak tutamazsınız. Bu kervana kadınlar kesiminin
de, cenaze namazı dolayısıyla da olsa ilgi duymakta olması ümit
vericidir. Ancak bu arada mimarlarımız milyonun üzerinde cemaat alacak
cami mimarisini de geliştirmelidir.
Hicazda ortak dil Arapça, sonra İngilizce yaygın, teravih’te
Ramazan boyunca Kur’an’ın bütünü okunuyor. Başka bir deyimle vahyin
bütünü İslâm toplumlarına yeniden tebliğ ediliyor. Çünkü Hz. Ömer ilk
defa Kur’an’ın bütünü ile Teravih namazını başlatırken şöyle bir olayla
karşılaşmış. İslâm’a yeni giren ve hükümleri bilmeyen birisi
hırsızlıktan dolayı “el kesme” cezası ile karşılaşmış. Suçlu Hz. Ömer’in
huzuruna gelince; “Ben, Kur’an’da böyle bir cezanın bulunduğunu
bilseydim, kesinlikle hırsızlık yapmazdım” demiştir. Bunun üzerine Hz.
Ömer bütün cemaati Ramazan’da bir kere de olsa, vahyin bütününü
dinlemesini sağlamak amacıyla, bu şekilde kıldırılması usulünü
koymuştur.
Türkiye’de ise, teravihte okumak yerine sabah ve ikindi’de olmak
üzere “mukabele usûlü” yerleşmiş ve vahyin bütünü okunmaya başlanmıştır.
Ancak kanaatimizce; namaz dışında kıraat konusunda serbestlik olduğuna
göre; Kur’an-ı Kerim orijinal Arapçasıyla konu başlıkları itibarıyla
okundukça, arkasından meâli ve kısa açıklaması yapılmalıdır. Belki sabah
bir cüz, ikindide bir cüz yerine, sabah yarım, ikindide yarım cüz
gidilerek, ay boyunca hem Kur’an okunur ve hem de cemaatin Kur’an’daki
yüce mânâları anlaması sağlanabilir.
Ezan ve namazın orijinalliğine ise dokunulmamalıdır. Çünkü bunlar
İslâm’ın ortak sembolü olmuştur. Ezan’daki cümlelerin ve namazda bütün
rekatlarda okunan Fatiha sûresi ve diğer duaların anlamını bir mü’minin
izlemesi güç değildir. Bunun için Arapça bilmesi de gerekmez. Meselâ;
“İyyâke na’budu ve iyyâke nesteîyn”nin (Ey Rabbim, ancak sana ibadet
eder ve ancak senden yardım isteriz) anlamına geldiğini bir mü’min,
ezberinde tutabilmelidir.
Ebû Hanife’nin başka dilde namaz kılmaya fetva verdiğini
söyleyerek, ülkemizde bazı görüşlerin tartışıldığını görüyoruz. Konuyu
araştırdığımızda karşımıza şu durum çıkıyor. Ebû Hanife’nin dayandığı
delil; İranlıların Selman-ı Fârisî’ye yazdıkları şu mektuptur. Es-Serahsi
mektubun özetini şöyle verir: “İranlılar Selman’a bir mektup yazıp,
Fatiha Sûresi’nin farsça tercemesini yapıp göndermesini istediler. Çünkü
onlar Fatiha’yı namazda, dilleri arapçaya alışıncaya kadar okuyorlardı”
(es-Serahsî, el-mebsût, I,37). Burada son cümle atlanırsa, sürekli fetva
anlamı çıkabilir. Ancak; sabahtan İslâm’a giren bir İran kenti o gün
öğle, ikindi ve devamı namazları kılacaktır. Bir kelime Arapça bilmeyen
ve Kur’an’dan hiçbir şey okuyamayan bu kitleler geçiş döneminde
namazlarını nasıl kılabilir? Problem tamamen bu gibi yeni İslâm’a giren
kimselerle ilgilidir. Ebû Yusuf ve İman Muhammed de; “Kur’an’ı düzgün
okuyuncaya kadar” mânânın esas alınabileceğini ifade etmiştir. İmam
Şâfiî ise, Kur’an okuyamayan kimseden “kıraat” rüknünün düşeceğini ve bu
kimsenin namazda Allah’ın yüceliğini düşünmesinin yeterli olacağını
söylemiştir. Hatta tercemeyle namaz kılmaya kalkışanın daha ilk
cümlesinde, dünya kelâmı konuşmuş sayılacağı için namazının bozulacağı
kanaatine varmıştır.
Sonuç olarak; sembol haline gelen Fatihâ gibi bir kaç cümle, çok
geniş anlamlı Allah kelâmı yerine, belki anlamın çok sınırlı bir
bölümünü kapsayacak terceme anlayışına kapı açılmamalıdır. Nitekim
Abdülaziz el-Buhârî, Keşfü’l- Esrâr isimle eserinde Ebû Hanife’nin bu
görüşten rucû ettiğini belirtmiştir.
Ancak şunu da belirtelim ki, Arapça bilmeyen İslâm toplumlarına, namaz
dışında vahyin bütününü tebliğ etmenin yolları da bulunmalıdır. Herhangi
bir toplulukta bir sûre veya aşr-ı şerif okununca, buradaki ilâhî mesajı
da bu topluluğa ulaştırma sorumluluğu olmalıdır.
Bu yıl Mescid-i Nebevi’de
kıldığımız teravih ve cemaatle teheccüd namazlarında İmam Efendi’nin
konu bütünlüğüne uyarak okuduğu Kur’an Sûrelerini dinlerken, yukarıda
arzettiğimiz hususları ülkemiz için de düşünmeden geçemezdik. Sayfa’nın
bitmesi yerine, konunun tamamlanmış olması ön plâna geçince, hikmetli
Kur’an kıssaları arasındaki bağlantılar kuruluyor ve dikkatle izleyen,
Arapça bilen cemaat gerçekten vahiy yeni inmiş gibi yararlanıyor. Ancak
şunu belirtelim ki, Kur’an’ın nazmı bir mucizedir. Bu yüzden mânâ
anlaşılsın veya anlaşılmasın, hem her kelime ve harf için ecir meydana
gelir ve hem de kalb’ler üzerinde etkisini gösterir. Bunda şüphe yoktur.
Kur’an Allah kelâmıdır, onu indiren kıyamete kadar korumayı da üstüne
almıştır.
Ramazan Bayramınının birinci ve ikinci günü Beytullah’ın karşısında
kaleme aldığımız bu notları burada noktalarken mukaddes beldeden selâm
ve âfiyet dileklerimi arz ederim.
UMRE YAPMAK İÇİN BELİRLİ BİR ZAMAN VAR
MIDIR?
Umre yapmak için belirli bir zaman
söz konusu değildir. Her zaman yapılabilir.
FAKİRLİĞİ SEBEBİYLE HACCIN KENDİNE FARZ
OLMADIĞI BİR ZAMANDA HACCA GİDEN BİRİSİNE DAHA SONRA HAC FAR
Hayır. Bu kişinin mâli imkanları
yerinde olduğu dönemde tekrar hac vazifesini yapması gerekmez.
ŞEYTAN TAŞLAMAK İÇİN KİŞİ KENDİ YERİNE
VEKALET VEREBİLİR Mİ?
Hastalık, yaşlılık, sakatlık gibi
mazeretlerle taş atmaya gidip bizzat atamayacak olan kimselerin, uygun
kişileri vekil ederek taşlarını attırmaları gerekir. Geçerli mazeretin
ölçüsü; ayakta durarak namaz kılmaktan aciz olmaktır. Gündüz izdiham
sebebiyle taş atamayanlar gece izdiham olmayan vakitleri kollar ve
taşlarını atarlar.
BİRDEN FAZLA HAC YAPMAK CAİZ Mİ?
Bu, günümüzde yaygınlaştırılan bir
anlayıştan kaynaklanan soru gibi geliyor. Maalesef din ve diyanet ile
uzaktan–yakından ilgisi olmayan insanlar, hacca gitmenin döviz kaybına
sebep olduğu, onun Araplara para yedirmekten başka bir şey olmadığını
söylüyorlar ve belki de bazı Müslümanlar bu sözlerden etkileniyorlar.
HAC ÖMÜRDE BİR KERE Mİ FARZDIR?
Hac, şartlarını taşıyan her
Müslüman’a ömürde bir defa olmak üzere farzdır. Bir defa gidildikten
sonra farz yerine getirilmiş olur. Şu hadis bunu ifade eder:
Farz olan haccın vekaleten yapılabilmesi
için hangi şartlar gerekli?
Farz olan haccın bedel (vekil)
tarafından yapılan hacla eda edilmiş kabul edilebilmesi için şu şartlar
gereklidir:
Hac; aşktır, sevgidir, fedakarlıktır
Haccın en belirgin vasfı ve hacdaki
ibadetlere hâkim olan ruh; aşk, sevgi ve fedakârlıktır. Bâzen bir âşık
gibi Kâ’be’nin etrafında tavaf edilir, bazen Hacerü’lEsved öpülür ve
selamlanır.

Haccın hikmet ve faydaları
Bütün ibadetler Allah’ın emri olduğu
için yapılır ve haram olan şeyler de Allah’ın yasakları olduğu için terk
edilir. Zaten ibadetlerin özü sayılan ihlas kavramı içinde, sadece,
yapılan ibadetlerin yalnız Allah için yapılması değil, yapılmayıp terk
edilen amellerin de yine sadece Allah rızası için terk edilmesi de
vardır.
Haccın sünnetleri
Haccın vacipleri
Haccın farzları nelerdir?
Haccın farzları üçtür:
Haccın şartları nelerdir?
Haccın şartları iki kısımdır. Farz
olmasının şartları:
Müslümanların buluşma yeri
Talihli hacılar hacca gittikleri
zaman Kabetullah etrafında tavaf eden insanlarla anlaşma, uzlaşma yolunu
aramalıdırlar.
İnsan hacda Allah’ın kulu olduğunu
hatırlar
Haccın rükünleri ve ibadetleri,
sadece Allah’ın emrine itaat etmek için bir alıştırmadan ve Allah’ın
davetine karşılık vermeden ibarettir.
Hac ve Hz. İbrahim...
Haccın başlıca gayelerinden biri,
tevhid dininin imamı ve kurucusu olan Hz. İbrahim (as) ile olan alakayı
yenilemek, O’nun ruhunu içe sindirmek, O’nun mirasını korumak, O’nun
hayatıyla kendi hayatımızı karşılaştırmak, dünyadaki Müslümanların
hayatını gözden geçirmek, meydana gelen değişiklik ve bozuklukları
düzeltip aslına döndürmektir.
Hac Nedir?
Hac Nedir? Hac, İslâm’ın beş
esasından birisidir. Hem malî ve hem de bedenî bir ibadettir. Hac,
kelime olarak, "yönelmek, kasdetmek, bir kimseyi ya da bir yeri çokça
ziyaret etmek" anlamlarına gelir.
Kimlere Farzdır ?
Erkek olsun, kadın olsun şartlarını
taşıyan her müslümana, ömründe bir defa haccetmek farzdır. Üzerine hac
farz olan kimse, bu ibadeti geciktirmeden bir an önce yerine
getirmelidir.
Haccın tasdik edildiği yere rahmete
yolculuk var...
Günler bayrama yaklaştıkça, dünyanın
dört bir yanından akın akın Mekke’ye gelen Rahman’ın kullarında başka
bir telaş başlar ve ‘tevriye’ denilen günden itibaren yolculuğun
istikameti Arafat’a yönelir. İhramlar yeniden giyilmiş ve herkes, birkaç
gün dahi olsa ayrı kalacakları Kabe’ye hücum etmiştir. Metafta dönmek
için adım atmak bile zordur artık.
İmam-ı Azam’ı Gerçek Sevgili'yle
buluşturan hac
Hanefi mezhebinin imamı büyük
müçtehid Ebû Hanife, kırk defa Beytullah’ı tavaf etmiş, Beytullah’ın
eşiğini ve Hacerü’l–Esved’i öpmüş, kırk defa Peygamber Efendimiz’in
mescidinde onun huzurunda elpençe divan durmuştur. Ama kırk defasında da
çadırını bir kilometre öteye kurmuştur. Kendi kendine derin bir nefis
muhasebesi içinde:
Hac, aklın elinden dizgini alıp kalbe
verir
İnsan, aklın elinden dizgini alıp
kalbin eline vermek zorundadır. İşte o zaman kalb insana hükmeder. Ve
onu istikamete yöneltir. Şehvet, adet ve alışkanlıkların zebûnu olan
kişinin tevhid anlayışından söz edilemez.
Hacca Hazırlık
Farz olarak ömürde bir defa yerine
getirilmekte olan hac, günahlardan arınmak için önemli bir fırsattır. Bu
fırsattan gereği gibi yararlanmak için hacca ruhen ve bedenen çok iyi
hazırlanmak gerekir. Ruhi hazırlıkların başında ihlâslı olmak gelir.
Çünkü ihlâs amellerin özüdür. Allah’ın rızası ihlâs ile kazanılır.
KADINLAR VE DİĞER ZAYIF KİMSELERİN
MÜZDELİFE'DEN MİNA'YA DÖNERKEN GECENİN SONLARINDA, HALK YIĞILMADAN ÖNCE
YOLA ÇIKMALARI VE DİĞER HACILARIN SABAH NAMAZINI KILINCAYA KADAR
MÜZDELİFE'DE KALMALARININ MÜSTEHAP OLUŞU
Hz. Aişe (r.ah.) şöyle
nakletmiştir:
Sevde (bt. Zemaa),
Müzdelife
gecesi Peygamber'den (a.s.) halk iyice kalabalık oluşturmadan önce
kendisinin Mina'ya gönderilmesi hususunda izin istedi. Sevde ağır
hareketli
(Kasım'ın
rivayetinde; iri yapılı) bir kadındı. Resulüllah, Sevde'ye izin verdi.
O, Peygamber'den önce yola çıktı. Fakat, Resulüllah bizleri yanında
alıkoydu. Nihayet sabah olunca, onunla beraber Mina'ya hareket ettik.
Sevde'nin
Resulüllah'tan izin istediği gibi, izin isteyip önden hareket etseydim,
hiç şüphesiz benim için her şeyden daha sevimli olacaktı.
|