
Bismillâhirrahmânirrahim
KABE -
MUAZZAMA
BEYTULLAH
* ALLAH-U TEALA'NIN EVİ
Gerçek şu ki,
insanlar için ilk kurulan Ev, Bekke (Mekke) de,
o, kutlu ve bütün insanlar için hidayet olan (Ka'be)dir.
(A-li İmran Suresi, 96)
İbrahim, İsmail'le birlikte Evin (Ka'be'nin)
sütunlarını yükselttiğinde (ikisi şöyle dua
etmişti): "Rabbimiz bizden (bunu) kabul et.
Şüphesiz, Sen işiten ve bilensin". (Bakara
Suresi, 127)
Daha ilk gününden takva
temeli üzerine kurulan mescid, senin bunda
(namaza ve diğer işlere) durmana daha uygundur.
Onda, arınmayı içten-arzulayan adamlar vardır.
Allah arınanları sever.
(Tevbe Suresi, 108)
Hani biz İbrahim'e Evin (Kabe'nin) yerini
belirtip hazırladığımız zaman (böyle
emretmiştik:) "Bana hiç bir şeyi ortak koşma,
tavaf edenler, kıyam edenler, rükua ve sücuda
varanlar için Evimi tertemiz tut."
(Hac Suresi, 26)
Bugün
Kabe, Mescid-i-Haram diye bilinen alanın avlusunun
ortasında bulunmaktadır. Hz. İbrahim ve oğlu Hz.
İsmail tarafından, Allah'ın emri üzerine inşa
edilmiştir. "Hani Biz
İbrahim'e Evin (Kabe'nin) yerini belirtip
hazırladığımız zaman..." (Hac Suresi, 26)
ayetinde de bildirildiği gibi, Hz. İbrahim
Kabe'yi, Allah'ın kendisine bildirdiği özel bir
yere ve O'nun emrettiği şekilde yapmıştır.
Kabe,
insanlar için bir toplanma ve birarada Allah için
ibadet etme yeridir. Allah, Kabe'nin iman
edenlerin ibadet edecekleri, temiz ve güvenilir
bir mekan olmasını emretmiştir.
Kabe'nin özenle ve titizlikle korunması
Müslümanların önemli bir sorumluluğudur. Hz.
İbrahim'e, Kabe'nin iman edenler için temiz ve
hazır tutulmasını emreden Rabbimiz, Kuran'da da
Kabe'yi korumanın ancak iman edenlerin yerine
getirebileceği bir sorumluluk olduğunu
bildirmiştir.
Kabe'nin asıl sahibinin ve koruyucularının iman
edenler olduğunu Allah, bir ayetinde
"Onun (asıl) koruyucuları
yalnızca korkup-sakınanlardır. Ancak onların çoğu
bilmezler." (Enfal Suresi, 34) şeklinde
bildirmiştir.
Kabe'yi İslam dünyasında önemli kılan bir diğer
özelliği de, Müslümanların kıblesi olmasıdır. Tüm
Müslümanlar, günde beş vakit namazlarını kılarken
Kabe'ye doğru yönelerek ibadetlerini yerine
getirirler.
Kâbe karalara
bürünmüş belinde altın sarısı kuşağıyla herkesin ışığa koşan
kelebekler misali etrafında pervaz ettiği nazlı bir abide.
Çünkü O, “Rahman ve
rahim olan Allah’ın”, cisimleşmiş sembolik evi olarak, “Beytullah”,
diye isimlendirilmiş.
İşte İslam’ın ve
insanlığın abideleştiği başlangıç noktasında, Allah’ın Evi’nde
bulunmak apayrı duyguları terennüm ettiriyor. İnsan kafalarından
oluşan bir insan seli dört köşeli binanın etrafında akıllara
durgunluk veren bir güzellik içinde dönüyor dönüyor...
"O'nu ilk gördüğünde
yaptığın dua kabul olur" denir.
Sen de dua et, yalvar
yakar, bir dost bir sevgili gibi kabul et, elini sür, varsa göz
yaşını dök, tüm samimiyetinle saygınla eğil, O'nu seyret tavaf et,
Mekke’deki bütün günlerin gecelerin Mescidi Haram’da geçsin, kalbin
nurlansın. Zira, bütün bu anlatılanlar O'nda mevcuttur.
Aman Allah’ım ne
müthiş ve cezbedici bir manzara. Sanki insanlar yıldız olmuş,
galaksilerle beraber kâinat durmak bilmezcesine dönüyor, dönüyor.
Acûn
dağlarının siyah taşları ile birbiri üstüne döşenerek yapılmış, ne
bir desen, ne bir süsleme ne de mimari bir estetiği olmayan bu
binanın hacıları cezbetmesini, “Şüphesiz âlemler için, çok
feyizli ve aynı hidayet olmak üzere konulan ilk ev elbette Mekke’de
olandır”, ayetinin ifade ettiği mana ile açıklamamız mümkündür.
Kainatın kalbi Kâbe, Hacerü’l-Esved
ise ilâhi tecellileri alan kalbdeki siyah nokta idi. Allah’ın Habibi,
enbiyânın ve âşıkların busegâhı için bakın ne buyurmuştur: (İmamı
Gazâli’nin Tirmizî’den naklettiği hadis-i şerif:) “Hacerü’l Esved,
cennet yakutlarından, kıymetli taşlardan bir taşdır. Kıyamet gününde
iki gözü ve söyleyen dili olduğu halde haşrolacak, kendisine
hakkıyla ve sadakatle istilâm edenlerin lehine şehâdet edecektir.”
Hacerü’l-Esved, bir başka ifade ile güzel bir yüzde, bütün
nazarların yöneldiği sevimli, can alıcı bir ben gibidir. Tasavvuf
ehli “Kâbe, insan-ı Kâmil’in gönlüdür.” şeklinde tanımlamışlardır.
Kâbe'de yapılan
tavaf, Hakk'ın vasıflarıyla vasıflanmak demektir. Bunlar Hayat -
İlim - İrade - Kudret - Kelam - Semi - Basar Sıfatlarıdır.
Kâbe'nin dört yüzünün
bulunuşu Efal - Esma - Sıfat - Zat boyutlarına işaret eder.
Kâbe’ye duvarına
dokunmak için çırpınan, Hacer–ül Esved’e ulaşmak onu öpmek için
hayatını heba edercesine didinip çalışan ve diğer taraftan dönmeyi
ihmal etmeyen hacılarımızın her dilde her türlü duayı yapmaları,
Hacer–ül Esved’in hizasına geldikleri zaman ellerini Kara taşa doğru
çevirerek selamlamada (istilamda) bulunmaları doyumsuz bir manzara
arz ediyor.
Hacer–ül Esved’i
öpmek sünnet sevabını kazandırır. İnsanları değil ezip yaralamak,
rahatsız etmek, onlara sıkıntı vermek ise kul hakkına tecavüz
olduğundan bunu yapanlar haram işlemektedirler. Selamlama esas
olduğuna göre uzaktan onu göreceğimiz bir yerden elimizi kaldırıp da
selamlama da aynı sevabı kazandırdığına göre bu zulüm, bu istenmedik
pozisyon ve tavırlar niye?
Ya ruknu yemani
köşesine ne demeli...
Mübarek peygamber
aleyhisselamın zaman zaman sırtını dayayıp dinlendiği mübarek taş...
Gündüzleri Kâbe’yi
insanlardan başka kırlangıçlar, Beyt-i Mâmur’un çevresinde dolanan
meleklerden ilhâm alan çaylaklar tavaf ediyor. Güneş battıktan sonra
Kabe’yi aydınlatan ışıklandırma direklerinin etrafını çekirge ve
böcekler sarıyor. Çekirge ve böceklerin Kabe’nin zeminine düşerek
ölmeleri sonucu her hangi bir kirlilik oluşmaması için zemin sürekli
temizleniyor.
Geceleri ise çekirgeler ve karaböcekler onların yerini
alıyor. Çekirgelerle içli dışlı olabildiğimiz bir yer , burası.
Ancak Medine ve Mekke'de bitki ile beslenen, protein kaynağı olan
çekirgeleri hor görmemek gerekir.
İngiliz destekli
isyancıların kuşatması altındaki Medine’nin müdâfaası sırasında,
açlıktan kırılma raddesine gelen askerlerimize gıda olmuşlardır.
Medine’nin teslim teklifi geldiği zaman, sadık, vefâlı komutan
Fahreddin Paşa, Hücre-i Saadete giderek eşiğine yüz sürmüş, “Yâ
Rasûlallah, ben sizi nasıl düşmana teslim ederim?” diye ağlayarak
gözyaşları dökmüştü ve aylarca Medine’nin savunmasını sürdürmüştü.
Cephane ve erzak tükenince son çare olarak askerlerimize kavrulmuş
çekirge dağıttırmıştı.
ANSİKLOPEDİK BİR BİLGİ
Kabe'nin Tarihi
 Kâbe'yi ilk kez
inşa eden kişinin Hz. İbrahim (a.s) olduğu tevatür
düzeyinde kesin bir tarihsel olgudur. O dönemde
bölgede İbrahim'in oğlu İsmail ile Yemen'den gelen
kabilelerden olan Curhum kabilesi yaşıyordu.
İbrahim Kâbe'yi yaklaşık olarak dörtgen şeklinde
inşa etmişti. Dört yöne bakan köşeleri, esen
şiddetli rüzgarların etkisini kırıyor, zarar
vermesini engelliyordu.
Kâbe, Amalikler’in yeniledikleri güne kadar
İbrahim'in inşa ettiği şekilde kaldı. Sonra Curhum
kabilesi (veya tam tersine önce Curhum ve daha
sonra Amalikler) Emir-ül Mü'minin'den gelen
rivayette belirtildiği gibi yeniden onu inşa
ettiler.
Kâbe'nin yönetimi, hicretten önce ikinci yüzyılda
Peygamberimizin atalarından biri olan Kusay b.
Kilab'ın eline geçince, onu yıkıp yeniden sağlam
bir şekilde inşa etti. Devm (bir çeşit hurma
ağacına benzer) ve hurma ağacı kerestesinden bir
tavan yaptı. Yanına da Dar-un Nedve'yi inşa etti.
Yönetim işlerini ve ileri gelenlerle istişare
etmeyi burada yürütüyordu. Sonra Kâbe duvarlarının
baktığı yönleri Kureyş oymakları arasında
bölüştürdü. Onlar da evlerini Kâbe'nin etrafındaki
tavaf alanının çevresinde yaptılar. Evlerinin
kapılarını Kâbe'ye açılacak şeklide planladılar.
Peygamberimizin peygamber olarak gönderilişinden
beş yıl önce bir sel sonucu Kâbe yıkıldı.
Kabileler Kâbe'yi yeniden inşa etmek için iş
bölümü yaptılar. Duvarlarını yapan usta Yunanlı
(Rum) Yakum'du. Mısırlı bir marangoz da ona yardım
ediyordu. Sıra Hacer-ül Esved'in yerleştirilmesine
gelince, onu yerine koyma onuruna kimin erişeceği
hususunda aralarında tartışma çıktı. Sonunda Hz.
Muhammed'in (S.A.V.) hakemliğine başvurmaya karar
verdiler. Peygamberimiz (S.A.V.) o sırada otuz beş
yaşındaydı. Kureyşliler onu akıllı, ileri görüşlü,
doğru biri olarak biliyorlardı. Hz. Muhammed bir
aba istedi. Hacer-ül
Esved'i örtünün üzerine
koydu. Sonra her kabilenin temsilcisinin örtünün
bir ta-rafından tutup kaldırmasını istedi. Taşın
konulacağı doğu tarafındaki yere kadar
yükselttiklerinde, Hz. Muhammed (S.A.V.) taşı
tutup yerine yerleştirdi.
Yapılan harcamalar onlara ağır gelmeye
başladığında, yapıyı bugünkü hali üzere
bıraktılar. Böylece Kâbe'nin bazı bölümleri yapı
dışında kaldı. Binayı küçülttüklerinden Hacer-ül
Esved tarafındaki Hicr-i İsmail dışarıda
bırakılmış oldu.
Kâbe, Yezid b. Muaviye döneminde Abdullah b.
Zübeyr'in Hicaz'a egemen olduğu zamana kadar bu
şekilde kaldı. Yezid'in Mekke'deki
kumandanlarından Husayn, İbn-i Zübeyr'le savaştı.
Kâbe mancınık atışından isabet aldı. Daha sonra
yıkıldı, örtüsü ve bazı ahşap bölmeleri yandı.
Sonra Yezid ölünce kuşatma kaldırıldı. İbn-i
Zübeyr Kâbe'yi yıkıp yeniden inşa etmek istedi. Bu
amaçla Yemen'den arıtılmış kireç getirildi.
Duvarları onunla yapıldı. Hicr-i İsmail Kâbe'nin
içine dahil e-dildi. Kapının yere bitişik olması
sağlandı. Karşı duvarda bir kapı daha açıldı.
İnsanlar birinden girip diğerinden çıksınlar diye.
Yüksekliği yirmi yedi zira (yaklaşık on üç buçuk
metre) olarak öngörüldü. Bina tamamlanınca,
Kâbe'nin içine ve dışına misk ve esans sürüldü.
Üzeri halis ipek kumaşla örtüldü. Kâbe'nin onarımı
Hicri 64 yılının recep ayının 17'sinde tamamlandı.
Sonra Abdulmelik b. Mervan halife oldu.
Komutanlarından Haccac b. Yusuf'u İbn-i Zübeyr'le
savaşmak üzere görevlendirdi. Nihayet İbn-i Zübeyr
yenildi ve öldürüldü. Haccac Kâbe'ye girdi ve İbn-i
Zübeyr'in yaptığı değişiklikleri Mervan'a duyurdu.
Mervan Kâbe'yi eski haline döndürmesini emretti.
Bunun üzerine Haccac Kâbe'nin kuzey tarafını altı
zira ve bir karış kadar yıktı.
Bu duvarı Kureyş'in attığı temel üzerinde yeniden
inşa etti. Doğuya bakan kapıyı yerden biraz
yüksekçe olmasını sağladı, ötekini kapat-tı sonra
kalan diğer taşları yerlere döşedi.
960 tarihinde Osmanlı Sultanlarından Sultan
Süleyman tahta gelince, Kâbe'nin çatısını
değiştirdi. 1021 tarihinde tahta geçen Sultan
Ahmet, 1039 Tarihinde meydana gelen büyük selin
yıktığı kuzey, doğu ve batı duvarlarını onardı.
Sonra Osmanlı Sultanlarından 4. Murad zamanında
bir kez daha onarıldı. Kâbe o günden günümüze,
yâni hicri-kameri bin üç yüz yetmiş beş veya
Hicri-Şemsi bin üç yüz otuz sekiz tarihine kadar
herhangi bir onarım geçirmemiştir.
Şekil 1 ka'be ölçüleri ve köşeleri
Kâbe'nin
Şekli:
Kâbe yaklaşık olarak dörtgen şeklindedir. Sert
mavi taştan yapılmıştır. Yüksekliği on altı
metredir. Peygamberimiz (S.A.V.) zamanında
yüksekliğinin bundan daha az olduğunu Fetih günü
Peygamberimiz (S.A.V.) Ali'yi omuzlarına çıkarıp
Ali'nin de Kâbe'nin üzerindeki putları aşağı
indirip kırdığına dair rivayet edilen hadisten
anlıyoruz.
İçinde su oluğu bulunan ve tam karşısında yer alan
kenarın uzunluğu on metre ve on cm.'dir. Kapının
yer aldığı ve karşısında bulunan kenarın uzunluğu
ise on iki metredir. Kapı yerden iki metre
yüksekliktedir. İçeriye giren için kapının solunda
yer alan rükünde Hacer-ül Esved yer alır. Onun
tavaf yerinden yüksekliği bir buçuk metredir.
Hacer-ül Esved ağır, düzgün olmayan yumurta
şeklinde bir taştır. Rengi kırmızıya çalan
siyahtır. Üzerinde kızıl noktalar, sarı kıvrımlar
yer alır. Bunlar taşta meydana gelen çatlamaların
sonradan kaynaması sonucu oluşmuşlardır. Çapı
yaklaşık olarak otuz santimetredir.
Kâbe köşeleri, eski zamanlardan beri "rükün"
olarak adlandırılır. Örneğin kuzey köşesine "Rükn-ül
Iraki", batı köşesine "Rükn-üş Şami", güney
köşesine "Rükn-ül Yemani", Hacer-ül Esved'in
bulunduğu doğu köşesine de "Rükn-ül Esved" denir.
Kapı ile Rükn-ül Esved arasındaki mesafeye "mültezem"
denir. Bu adı almasının nedeni tavaf e-den
kimsenin devamlı burada dua ve dilekte
bulunmasındandır. Kuzey taraftaki duvarın
üzerideki su oluğuna Mizab-ur Rahmet (rahmet
oluğu) denir. Bu oluğu Haccac b. Yusuf yapmıştır.
954 tarihinde sultan Süleyman gümüş bir olukla
değiştirmiş, H. 1021 tarihinde sultan Ahmet mavi
çini nakışlı ve altın yaldızlı bir gümüş olukla
değiştirmiştir. Sonra Osmanoğullarından sultan
Abdülmecid H. 1273 tarihinde altın bir oluk
göndermiştir. Yerine konulan bu oluk hala orada
bulunmaktadır.
Oluğun tam karşısında yay şeklinde "Hatim" adı
verilen bir duvar yer alır. Bu yay şeklinde bir
yapıdır. İki ucu Kâbe'nin kuzey ve batı köşelerine
bakar. Onlardan uzaklıkları 203 cm. kadardır. Bu
yapının yüksekliği bir metredir. Kalınlığı bir
buçuk metredir. İç tarafından nakışlı mermer
kullanılmıştır. İçeriden bu yay şeklindeki duvarın
ortasında Kâbe'nin bir tarafının ortasına kadarki
mesafe 844 cm.'dir.
Bu "Hatim" adlı duvarla Kâbe'nin duvarının
arasındaki boşluğa Hicr-i İsmail denir. İbrahim'in
ilk kez inşa ettiği zamanlarda bunun yaklaşık
olarak üç metrelik kısmı Kâbe'nin içindeydi. Geri
kalan kısmı ise, Hacer ve oğlunun koyunlarının
barınağıydı. Denilir ki, Hacer ve İsmail burada
gömülüdürler.
Kâbe'nin içinde yapılan değişiklikler, onarımlar,
Kâbe'ye ilişkin kurallar ve protokoller bizi pek
ilgilendirmemektedir. Dolayısıyla bunların
detayına girme gereğini duymuyoruz.
Kâbe'nin Örtüsü:
Daha önce Bakara suresinin tefsiri çerçevesinde,
Hacer ve İsmail'in kıssası ve Mekke toprağına
konaklamaları ile ilgili olarak aktardığımız
rivayetlerde, Kâbe'nin inşasının tamamlanışından
sonra Hacer'in Kâbe'nin kapısına bir perde astığı
ifade edilmişti.
Kâbe'nin tümünü örten perdeye gelince,
söylendiğine göre: İlk kez Kâbe'ye örtü giydiren
kişi, Yemen Tubbalarından Ebu Bekir Es'ad'dır. Bu
zat Kâbe'yi gümüş sırmalı bir perdeyle örtmüştü.
Ondan sonra yönetime gelenler onun bu uygulamasını
sürdürdüler. Daha sonra insanlar değişik
kumaşlardan üretilmiş perdelerle örtmeye devam
ettiler. Böylece üzeri kat kat perdelerle örtülür
oldu. Bu perdelerden biri çürü-düğünde hemen
üzerine yenisi konulurdu. Bu durum Kusay zamanına
kadar sürdü. Kusay Kâbe'nin örtüsü için Araplardan
yılda bir kez olmak üzere yardım topladı. Bu
gelenek onun oğulları tarafından da sürdürüldü.
Ebu Rebia b. Muğire bir yıl, diğer Kureyş
kabileleri de bir yıl örtüyü değiştirirlerdi.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Kâbe'yi Yemen
kumaşıyla örtmüştü. Abbasi Halifelerinden
el-Mehdi'nin zamanına kadar bu şekilde kaldı.
Halife Hac için Mekke'ye geldiğinde, Kâbe
bakıcıları perdelerin Kâbe'nin yüzünde birikmiş
olmasından şikayet ettiler. Bunların ağırlık yapıp
Kâbe'yi yıkmasından korktuklarını belirttiler.
Bunun üzerine Halife bu örtülerin kaldırılmasını,
yerine her yıl bir tek örtü serilmesini emretti.
Bu gelenek günümüze kadar devam etti. Kâbe'nin bir
de iç örtüsü vardır. İlk kez Kâbe'ye içeriden
perde örten kişi Abbas b. Abdulmuttalib'in
annesidir. Oğlu Abbas ile ilgili olarak bir adakta
bulunduğu için bu perdeyi Kâbe'nin iç duvarlarına
örtmüştü.
Kâbe'nin Konumu
Kâbe toplumlarca kutsal ve saygın olarak
bilinirdi. Hintliler Kâbe'ye
saygı gösterirlerdi
ve kendilerince üçüncü uknum olarak kabul edilen "sifa"nın
ruhunun, eşiyle birlikte Hicazı ziyaret ettiği
sırada Hacer-ül Esved'e hulul ettiğini
söylerlerdi.
Fars ve Keldani Sabiileri onu yedi büyük evden
biri kabul ederlerdi. [53] Bir de, eski ve uzun
süre ayakta kalmış olması dolayısıyla Zühal'in evi
olduğuna inanılırdı.
Farslar da Kâbe'ye saygı gösterirlerdi. Hürmüz'ün
ruhunun ona hulul ettiğine inanırlardı. Bazen Hac
için gittikleri de olurdu.
Yahudiler ona saygı gösterir, İbrahim'in dini
üzere orada Allah'a ibadet ederlerdi. İçinde
resimler ve heykeller bulunurdu. Bunlar arasında
ellerinde fal okları bulunan İbrahim ve İsmail'in
resimleri de yer alırdı. Bakire Meryem'in ve
Mesih'in resmi de yapılmıştı. Bu da Yahudiler gibi
Hıristiyanların da ona saygı gösterdiklerinin
tanığıdır.
Araplar da Kâbe'ye büyük bir saygı gösterirlerdi.
Onu Allah'ın evi kabul ederlerdi. Her taraftan
gelip ona hac ziyaretinde bulunurlardı. Kâbe'nin
İbrahim tarafından yapıldığını söylüyorlardı. Hac,
İbrahim'in Araplar arasında tevarüs eden dininin
bir kuralıydı.
Kâbe'nin Yönetimi
Kâbe'nin yönetimi İsmail'in elindeydi. Ondan sonra
bu görev oğullarına geçti. Sonra Curhum kabilesi
onlara karşı üstünlük sağlayıp Kâbe'nin yönetimini
ele geçirdiler. Ardından Kerker oğullarından bir
taife olan Amalikler, Curhum kabilesiyle bir dizi
savaşa girişip Kâbe'ye sahip oldular. Amalikler
Mekke'nin aşağı kısmına konaklamışlardı.
Curhumlular da yukarı kısmına yerleşmişlerdi.
İçlerinde melikleri de vardı.
Sonra talih Curhumlulardan yana döndü; Amalikleri
yenilgiye uğratıp Kâbe'nin yönetimini ele
geçirdiler. Böylece yaklaşık olarak üç yüz yıl
yönetim onların elinde kaldı. Hz. İbrahim'in
yapısına eklemede bulundular, duvarlarını
yükselttiler.
İsmail oğulları güçlenip çoğalınca, artık belli
bir caydırıcı kuvvete kavuşunca, Mekke onlara dar
gelmeye başladı. Bunun üzerine Curhumlular’la
savaştılar, onları yenilgiye uğratıp Mekke'den
çıkardılar. O sırada İsmail oğullarının başında
Amr b. Luhay bulunuyordu. Kendisi Huzaa
kabilesinin büyüğüydü. Mekke'nin yönetimini ele
geçirip Kâbe'nin işlerini kendi uhdesinde topladı.
Kâbe'nin üzerine putları koyup insanları onlara
tapmaya çağıran ilk kişi odur. Kâbe'nin üzerine
koyduğu ilk put "Hubel"dir. Onu Şam'dan getirmiş,
Kâbe'nin damına koy-muştu. Ardından başka putlar
da getirmişti. Böylece putların sayısı artmış ve
Araplar arasında puta tapıcılık yayılmış ve tek
ilaha kulluğu esas alan Hanif dini yok olmuştu.
Curhum kabilesinden Şahne b. Halef konuyla ilgili
olarak Amr b. Luhay'a hitaben şöyle der:
"Ey Amr, ilahlar icad ettin sen.
Çeşit çeşit Mekke'de, evin çevresine putlar
diktin.
Oysa Kâbe'nin bir tane Rabbi vardı, ebedi...
Ama sen, insanlar içinde, onun birçok Rabbinin
olmasını sağladın.
Yakında bileceksiniz ki, Allah kısa süre sonra,
sizin dışınızda evi için bir koruyucu seçecektir."
Kâbe'nin yönetimi Halil el-Huzai zamanına kadar
Huzaa oğullarının elindeydi. Halil kendisinden
sonra yönetimi kızına verdi. Kızı da Kusay b.
Kilab'ın karısıydı. Kâbe kapısını açıp kapatmayı
Huzaa oğullarından Ebu Gabşan el-Huzai adlı birine
verdi. Ebu Gabşan bu görevi, bir deve ve bir fıçı
şarap karşılığında Kusay b. Kilab'a sattı. Bu olay
Araplar arasında bir darb-ı mesel olmuştur: "Ebu
Gabşan'ın alış verişinden daha zararlı..." diye.
Böylece yönetim Kureyş'e geçti. Kusay Kâbe'nin
yapısını yeniledi. Daha önce buna değinmiştik.
Durum, Peygamberimizin (S.A.V.) Mekke-'yi
fethetmesine kadar bu şekilde devam etti.
Resulullah (S.A.V.) Kâbe'ye girdi, duvarlardaki
resim ve kabartmaların silinmesini, içindeki
putların kırılmasını emretti. Üzerinde İbrahim'in
iki ayağının izi bulunan taş, yâni Makam-ı
İbrahim, o sırada Kâbe'nin yakınlarındaki koruma
altında bir şeyin içindeydi. Sonra bugün bilinen
yere gömüldü. Burası dört sütun üzerinde duran bir
kubbedir. Tavaf edenler namaz kılmak amacıyla
buraya yönelirler.
Kâbe'yle ilgili haberler ve onunla bağlantılı
dinsel uygulamalar çok ve uzundur. Biz hac ve Kâbe
ayetleri üzerinde düşünen bir araştırmacı için
yeterli olan bu kısmını sunmakla yetindik.
Yüce Allah'ın bereketli kıldığı ve hidayet olarak
öngördüğü Kâbe'nin bir özelliği de, hiçbir İslami
grubun onun konumunu tartışma konusu yapmamış
olmasıdır.
KABENİN MÜŞTEMİLATI
Ruknu Yemani
ESKİ
DEVİRLERDE KABE’DE DÖRT MAKAM
Önceleri
Harem–i Şerif’te Kabe–i Muazzama’nın etrafında
dört makam vardı. Her mezhebin imamı beş vakit
namazlarını kendilerine mahsus tarzda mensuplarına
cemaatle kıldırırlardı.
1– Makam–ı
Hanefi: Kabe’nin kuzey tarafından Medine, Şam,
Kudüs ve Türk ahalisi namazlarını kılarlardı.
2– Makam–ı
Şafii: Kabe’nin doğu tarafından Makam–ı
İbrahim’in arkasında Mavera–i Nehir ve ekseri
Horasan ahalisi namazlarını kılarlardı.
3– Makam–ı
Hanbeli: Kabe’nin güneyinin azıcık doğusuna
meyilli tarafında Hindistan ahalisinin namazlarını
kıldıkları yerdi.
4 –
Makam–ı Maliki: Kabe’nin batısında,
Beytullah’ın arkasındadır. Batı Müslüman
memleketlerinin ahalisi Habeşistan müslümanları
namazlarını burada kılarlardı.
|