22-HAC:
1-2- "Kıyamet gününün sarsıntısı, büyük bir şeydir..." (Zilzâl
Sûresi'nin tefsirine bkz.)
Meâl-i Şerifi
3-4- 3- İnsanlardan bazıları Allah hakkında bir bilgisi
olmadığı halde tartışır da her azılı şeytanın ardına düşer.
4- (O şeytanki) hakkında şöyle hüküm verilmiştir: Şüphesiz kim
onu dost edinirse, o muhakkak onu saptırır ve doğruca cehennem
azabına götürür.
Meâl-i Şerifi
5- Ey insanlar ! Eğer öldükten sonra dirilmekten şüphede
iseniz, (bilin ki) ne olduğunuzu size açıklamak için şüphesiz biz
sizi topraktan, sonra nutfeden (spermadan) sonra bir alekadan (embriodan)
sonra yapısı belli belirsiz bir et parçasından yaratmışızdır.
Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız. Sonra sizi
bir çocuk olarak çıkartırız, sonra sizi, olgunluk çağına erişmeniz
için bırakırız. Bununla beraber kiminiz öldürülür, kiminiz de
önceki bilgisinden sonra, hiçbir şey bilmemek üzere, ömrünün en
fena zamanına ulaştırılır. Bir de yeryüzünü görürsün ki
kupkurudur; fakat biz onun üzerine su indirdiğimiz zaman, harekete
geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir.
6- İşte bunlar gösteriyor ki, Allah şüphesiz haktır. Şüphesiz
ölüleri o diriltir ve o her şeye kadirdir.
7- Kıyamet ise şüphesiz gelecek ve muhakkak ki Allah bütün
kabirlerde olan kimseleri tekrar diriltecektir.
5- Ey İnsanlar! Eğer diriliş konusunda şüphede iseniz, ölülerin
diriltilmesi meselesi hakkında şüphe ediyorsanız, etmeyin. Çünkü
bu konuda şüpheye mahal yoktur. Çünkü o, gerek nefislerinizde ve
gerek çevrenizde sürekli varlığının delillerini gördüğünüz bir
gerçektir. Her şeyden önce nefsinize, kendi vücudunuza bakın.
Şüphesiz biz sizi önce bir topraktan yarattık. (Hıcr, 15/26.
âyetin tefsirine bkz.). Ölüyü diriltmek, hayatı olmayan bir şeye
hayat vermek demek olduğuna göre, cansız topraktan bir canlıyı
yaratmak, bir ölüyü diriltmekten daha fazla bir gücün olmasını
gerektirdiğinde hiç şüphe yoktur. Sonra sizi bir nutfeden, bir
meniden, daha doğrusu menideki tohumdan, "sonra bir alekadan",
yani erkeğin spermasının kadının yumurtacığını aşıladıktan sonra
bir kan pıhtısı şeklinde görünen bir maddeden, sonra yapısı belli
belirsiz bir çiğnemlik bir et parçasından yarattık. Sizi o kan
pıhtısından meydana gelmiş, yaratılışı kısmen belirmiş kısmen de
belirmemiş bir çiğnemlik etten yarattık. ki size bunu açıklayıp
bildirelim diye. Yani şüpheye düşmemeniz için, size kudretimizin
varlığını gösteren delilleri açıklayıp ortaya koymak istedik.
Bir tekamül zinciri içerisinde her biri kendisine mahsus bir
hayat şeklini ifade eden, her mertebesinde bir çeşit diriltme
olayını içeren şu tedric kanunu içerisinde meydana gelen
yaradılışın merhalelerini göz önünde bulunduran ve üzerinde ciddi
düşünen bir kimse, o yaratıcı kudretin ölüleri tekrar
diriltebileceği hususunda nasıl şüphe edebilir? Yaradılışın bu
merhalelerinde sonsuz kudretin varlığını gösteren delillerden
başka, ayrıca Allah'ın irade ve arzusunu gösteren delillerden de
gaflet edilmemelidir. Çünkü:
Bununla beraber dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde
tutuyoruz. Rahimlerde ki bazı yavrular zamanından önce düştüğü
halde, diğer bazıları ise ezelde takdir edilmiş bir gebelik
müddeti kadar orada duruyor. Demek ki yüce yaratıcı dilediğine
hayat veriyor. Ve sizden kiminiz vefat ettirilir; ergenlik çağına
geldikten sonra veya daha önce, yahut tam o sırada ruhu kabz
olunur. Kiminiz de ömrün en rezil (hayatın en fena) dönemine kadar
bırakılır. Gerisin geri kuvvetten düşürülüp kocaltılarak pek
düşkün bir hale getirilir. Ta ki bir hayli ilim öğrenip bilgi
sahibi olduktan sonra, yeniden hiçbir şey bilmez duruma gelsin. Ki
bu şekilde insanoğlu çocukluk dönemindeki acizlik, güçsüzlük,
bilgisizlik ve anlayışsızlığa doğru dönerek yapısının ilk harcı
olan toprak unsuruna yaklaşmış olur. İşte enfüste (insanın kendi
vucudunda) meydana gelen bütün bu değişiklikler, her dilediğini
yapmaya kadir olan yüce yaratıcının, öldükten sonra insanı tekrar
diriltebilecek bir güç ve iradeye sahip olduğunu gösteren apaçık
delilerdir.
Âfâka (insanın dış dünyasına) gelince:
Ey insan yeryüzünü yanmış kül olmuş görürsün. Bu ihtar gerçi
ilk bakışta yazın güneşin harareti karşısında yeryüzünün, toprağın
kupkuru kesildiği durumunu gösterir. Ancak bunu bir benzetme
sanatı içerisinde değerlendirmekten ziyade, bir gerçeğin tam
ifadesi olarak anlamak daha uygundur. Çünkü böyle bir anlayış
maksadı güzel bir şekilde göstereceği gibi, çağımızın bu konudaki
bilimsel teorilerine de uygun düşecektir. Buna göre yerküresi
vaktiyle yanar bir ateş kütlesi olduğundan zamanla sönmüş olan
toprak, esas itibariyle yanıp sönmüş bir ateşin kül halinde iken
katılaşıp tortulaşmasından ibarettir ki, hayatın son derece
zıttıdır. Böyle iken üzerine suyu indirdiğimiz vakit, o yanmış
olan toprak harekete geçmekte, yani atomları ve elementleri bir
canlanma gücünü ortaya koyarak canlılığın en açık bir belirtisi
olan bir sarsıntı ile harekete geçmekte ve koparıp gelişmekte her
güzel çiftten bitkiler bitirmektedir. Bunların bu şekilde
olmasının sebebi nedir?
6-7- O, yukarıda belirtilen insanın yaratılışındaki değişik
merhalenin olması, toprağın harekete geçmesi ve bitki bitirmesi
gibi olayların meydana gelmesinin asıl nedeni Allah'ın hak
olduğunu, varlığının gerçek ve değişmez olduğunu ve ölüleri O'nun
dirilteceğini ve O'nun gerçekten her şeye kâdir olduğunu ve
gerçekten o saatin, sarsıntısı korkunç bir şey olan o dehşetli
vakit, dünyalıların dünyasını başlarına yıkacak olan kıyametin
geleceğini göstermek içindir. Bunda şüphe yoktur. Yani bu konuda
hiçbir şüpheye yer yoktur. Ve şüphesiz Allah kabirlerde yatanları
tekrar diriltecektir.
Meâl-i Şerifi
8- İnsanlardan kimi de vardır ki ne bir bilgiye, ne bir delile,
ne de aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın Allah hakkında
tartışır.
9- Allah yolundan şaşırtmak (saptırmak) için büyüklük
taslayarak (tartışır). Dünyada ona bir rezillik vardır. Kıyamet
gününde ise ona cehennem azabını tattıracağız
10 -Ona "Bunlar, senin ellerinle kazandığın günahlar
sebebiyledir" denir. Şüphesiz Allah kullarına zulmeden değildir.
11- İnsanlardan kimi de Allah'a bir yar kenarındaymış gibi
ibadet eder, eğer kendisine bir iyilik gelirse ona gönlü yatışır
ve eğer başına bir bela gelirse yüzüstü dönüverir. Dünyayı da
ahireti de kaybeder. İşte apaçık kayıp budur.
12- Allah'ı bırakır da kendine ne zarar, ne menfaat veremeyecek
şeylere yalvarır. İşte derin sapıklık budur.
13- Herhalde o, zararı faydasından daha yakın olana yalvarıyor.
Yalvardığı şey ne kötü yardımcı ve ne kötü yoldaştır.
8-10- "İnsanlardan kimi de vardır ki Allah hakkında tartışır."
Bu âyet, Nadr b. Haris ve Ebu Cehil gibi İslâm'a karşı şeytanca
mücadele verenlerin ileri gelenleri hakkındadır. Yukarıda geçen
bunun benzeri (22/3) âyet de böylelerin arkasına düşüp onları
taklit edenler hakkındadır. "Bilgisizce" yani (Allah hakkındaki
tartışmaları) herhangi kesin bir bilgiye dayanmaksızın sırf hissî
ve bir zanna kapılarak yapılmaktadır.
11-13- İnsanlardan kimi de vardır ki, bir yarın kenardaymış
gibi Allah'a ibadet eder; gönülden, içten gelerek değil de, bir
kenardan, belli bir maksat için dindarlık eder veya dil ucu ile
müslüman olur. Eğer kendisine bir iyilik gelirse yatışır, tatmin
olur. Ve eğer başına bir bela gelirse yüzü üzerine dönüverir,
kıçını çevirir. Bir rivayete göre bu âyetin iniş sebebi,
müellefetü'l-kulûb'dan Uyeyne b. Bedr, Akra b. Habis ve Abbas b.
Mirdas'ın kendi aralarında anlaşıp "Muhammed'in dinine gireriz;
eğer bize bir iyilik gelirse onun hak olduğunu kabul ederiz, yoksa
onun doğru olmadığına hükmederiz" şeklindeki sözleridir.
Meâl-i Şerifi
14- Şüphe yok ki Allah, iman edip salih amelleri işleyenleri
altından ırmaklar akan cennetlere koyacak. Şüphesiz Allah
dilediğini yapar.
15- Allah'ın ona (peygambere) dünyada ve ahirette yardım
etmeyeceğini sanan kimse hemen yukarıya bir ip uzatsın, sonra
(kendini intihar edip) boğsun da baksın bu hilesi kendisini
öfkelendiren şeyi giderecek mi?
16- İşte biz onu (Kur'ân'ı) böylece, apaçık âyetler olarak
indirdik. Şüphesiz Allah dilediğini doğru yola eriştirir.
14-15- Kimki ona, yani peygamber'e Allah'ın dünya ve ahirette
kesinlikle yardım etmeyeceğini zannediyorsa, hemen yukarıya bir ip
uzatsın. Sonra kendini boğup nefesini keserek intihar etsin de
baksın, Çünkü onu böyle bir zanna iten, onun Hz. Peygambere olan
kin ve kıskançlığıdır, dünya ve ahirette Allah'ın ona yardım edip
işlerinde muvaffak kılmasını görmek istememesidir. Halbuki
Allah'ın Peygambere dünya ve ahirette Allah'ın ona yardım edip
işlerinde muvaffak kılmasını görmek istememesidir. Halbuki
Allah'ın Peygambere dünya ve ahiret yardımı o derece kesin ve
şüphesizdir ki, onu istemeyenin hakkı, kahrından kendi kendini
boğmaktır. O halde Peygamberin ve dolayısıyla dinin zafere
ulaşmasını istemeyen kimse, onu dünyada görmek istemediğine göre,
intihar etsin de ahiretten bir baksın bu hilesi, kin beslediği
şeyi kesin giderecek mi? Din galip gelmesin diye kurduğu tuzak,
çevirdiği oyun, gerçekleşmesi kesin olan Allah'ın dinine olan
yardımına sanki mani mi olacak? Hayır, Allah'ın peygamberine söz
verdiği yardım dünyada ve ahirette şüphesiz tahakkuk edecektir.
16- Ve işte böyle, Ey Muhammed! biz her türlü şek ve şüpheden
uzak bir kesinlikte, biz o, Kur'ân'ı birçok açık belgelerden
ibaret olan âyetler halinde indirdik. Şüphesiz Allah, dilediğini
doğru yola iletir.
Meâl-i Şerifi
17- Şüphesiz o iman edenler, yahudi olanlar, sabiîler (yıldıza
tapanlar), hıristiyanlar, ateşe tapanlar ve (Allah'a) eş koşanlar
(yok mu?) Allah, kıyamet günü bunların arasını şüphesiz
ayıracaktır. Çünkü Allah her şeyi hakkıyla görüp bilendir.
18- Görmedin mi, göklerdeki kimseler, yerdeki kimseler, güneş,
ay ve yıldızlar, dağlar, ağaçlar, bütün hayvanlar ve insanlardan
birçoğu hep Allah'a secde ediyor. Birçoğunun üzerine de azab hak
olmuştur. Allah kimi hor ve hakir kılarsa artık ona ikram edecek
yoktur. Şüphesiz Allah dilediği şeyi yapar.
17- Şüphesiz o iman edenler, Allah'ın indirdiği apaçık
âyetlerine, ve bunlara iman etmenin bir gereği olarak, Allah'ın
birliği ve Hz. Muhammed'in peygamberliği gibi iman edilmesi
gereken temel esaslara inananlar yahudi olanlar sabiîler (yıldıza
tapanlar), (Maide, 5/69. âyetin tefsirine bkz. Ancak burada "Sabiîn"
sözcüğünün, "Bakara sûresinde olduğu gibi, "yahudiler" ile "hıristiyanlar"
sözcükleri arasında mansub olarak zikredilmiş olması, bir de
mecusi ve müşriklere karşılık ayrıca kullanılması, ona burada özel
bir anlam kazandırır. Bunu da gözden kaçırmamak gerekir). ve ateşe
tapanlar (Allah'a) eş koşanlar, birden çok ilâh edinenler.
Görülüyor ki, bu âyette altı tane dinden söz edilmiş, ancak
bunlardan yalnız birincisi iman sahibi olarak gösterilmiştir.
Demek ki, geri kalan beşi küfür ehlidir. Sonra bu beşten yalnız
sonuncusunda şirk açıkça belirtilmiştir. Oysa diğerlerinde de şirk
yok değildir. Örneğin mecusilerin ateşe tapmaları bilinen bir
gerçektir. Şu halde buradaki "şirk koşanlar" ifadesi tahsisden
sonra, genelleme olarak "ve diğer müşrikler" demek olabilirse de,
burada açıklanan şirkten maksat hiçbir yönüyle ne doğrudan ve ne
de dolaylı bir şekilde herhangi bir tevhid iddiasının
karıştırılmadığı bir şirk olması, karşıt olarak ifade ediliş
tarzına daha uygundur. Çünkü hıristiyanlar, üç, birdir diye tevhid
iddiasında bulundukları gibi, mecusiler ve bu cümleden olarak
zerdüştiler de bir mabuda inandıklarını iddia etmektedirler. Bu
suretle cümlesi, sırf sineviyyet (ikilemi) iddia eden maneviyye
(Mani dinine inananlar) ile, birden çok ilâhın varlığını kabul
eden putlara tapan müşrikleri göstermiş oluyor. Dolayısıyla "sabiîler"
den maksat da hıristiyanlar gibi açıkça es koşmayı iddia
etmeyenlerdir.
Bütün bunlar, "Kıyamet günü şüphesiz Allah, onların aralarını
ayırır."
18-Ey muhatab görmedin mi?, kalb gözüyle görüp anlamadın mı
veya haberin yok mu? Gerçekte Allah'a hep şunlar secde ediyor;
yani emir ve iradesine boyun eğiyorlar. (Ra'd, 13/2, âyetin
tefsirine bkz.) Göklerdekiler ve yerdekiler, yukarılarda ve
aşağıda her kim ve her ne varsa, melekler, nefisler, canlı ve
cansız her şey. Bu cümleden olarak güneş, ay, yıldızlar, dağlar,
ağaçlar ve bütün canlılar ve insanlardan birçoğu, yani insanlara
gelince hepsi değil, çoğuda değil, bir kısmı; karşı taraftan daha
çok değilse de yine de bir yekün teşkil eden bir kısmı secde
ediyor. Gerçi yüce Allah'ın etkin hükümranlığına bütün insanlar da
ister istemez boyun eğer. Bu yönüyle "yerde bulunan kimseler" in
genelinde onlar da vardır. Fakat serbest iradeleriyle isteyerek
Allah'ın emirlerine boyun eğen ve O'na itaat secdesi eden,
insanların ancak bir kısmıdır ki, müminlerdir. Bunun içindir ki,
bazı tefsirciler bu itaat secdesinin anlamını ortaya koyup
göstermek için işte bu "insanlardan birçoğu" kaydını atıf cümlesi
kabilinden olmak üzere "insanlardan birçoğu secde eder" takdirinde
olduğunu söylemişlerdir. Birçoğunun da üzerine azab hak olmuştur.
Çünkü onlar Allah'ın emrine karşı küfür ve isyan ile dikbaşlılık
edip itaat secdesini yerine getirmeye yanaşmamışlardır ki bunlar,
şeytanlar ve şeytanlara uyan insanlardır.
Meâl-i Şerifi
19- Şu ikisi Rableri hakkında tartışmaya girmiş iki hasımdır.
O'nu inkar edenler için ateşten elbiseleri biçilmiştir. Başlarının
üstünden kaynar su dökülür.
20- Bununla karınlarındaki ve derileri eritilir.
21- Bir de bunlara demirden kamçılar vardır.
22- Uğradıkları gamdan (dolayı) oradan ne zaman çıkmak
isteseler, her defasında oraya geri çevrilirler: "Yakıcı azabı
tadın" denir.
23- Şüphesiz Allah iman edip yararlı iş işleyenleri, altından
ırmaklar akan cennetlere koyacak, orada altın bilezikler ve
inciler takınacaklar. Oradaki elbiseleri de ipektendir.
24- Hem sözün güzelini işitecek duruma ulaştırılmışlar, hem de
övülmeye layık (olan Allah'ın) yoluna eriştirilmişlerdir.
19-24- Bu ikisi, insanlardan secde eden kısım ile secde etmeyen
kısım, müminlerle kâfirler iki hasımdırlar ki kendilerinin Rabbi
(olan Allah) hakkında tartışmaktadırlar. Rableri hakkında
birbirlerine karşı dava açtıkları mahkemede duruşma halindedirler.
Biraz önce söylendiği gibi yüce Allah, kıyamet gününde aralarını
ayıracaktır. Gerçek olanı ortaya koyup münakaşalarını sona
erdirecek ve herbirinin hakkını verecektir. Şöyle ki: Kâfir
olanlar için ateşten elbiseler biçilmiştir. Tepelerinin üstünden o
kaynar su dökülecek...
İbnü Abbas'tan yapılan rivayete göre işbu den itibaren üç veya
dört âyet, Medine'de nazil olmuştur. Ebu Zer (r.a) den yapılan bir
rivayette de Bedir savaşı günü Hz. Hamza, Hz. Ali ve Hz. Ubeyde b.
el-Haris (r.anhüm) üçünün Kureyş'ten Rebia'nın oğulları Utbe ve
Şeybe, bir de Utbe'nin oğlu Velid ile yaptıkları çarpışmaları
hususunda inmiştir.
Genel olarak kâfir için yapılan uyarılarla, müminler için
verilen müjdelerden sonra, birtakım kâfirleri korkutmak ve İslâmın
beş şartından biri olan hacca teşvik etmek için buyuruluyor ki:
Meâl-i Şerifi
25- Şüphesiz inkâr edenlere, Allah'ın yolundan, yerli ve yolcu
bütün insanlar için eşit kılınan Mescid-i Haram'dan alıkoyanlara
ve orada zulümle yanlış yola saptırmak isteyene can yakıcı bir
azab tattırırız.
26- Bir zamanlar Kâbe'nin yerini İbrahim'e şu şekilde
hazırlamıştık: Sakın bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf edenler,
orada (kıyama) duranlar, ruku edenler ve secdeye varanlar için
evimi tertemiz et.
27- İnsanları hacca çağır; yürüyerek veya incelmiş binekler
üstünde (uzak yollardan) her derin vadiyi aşarak sana gelsinler.
28- Ta ki kendilerine ait birtakım menfaatlere şahid olsunlar;
Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanları belli
günlerde kurban ederken O'nun adını ansınlar. Siz de onlardan
yiyin, yoksulu, fakiri de doyurun.
29- Sonra kirlerini giderip temizlensinler. Adaklarını yerine
getirsinler. Kâbeyi tavaf etsinler.
30- Emir budur, Allah'ın yasaklarına kim saygı gösterirse, bu,
kendisi için Rabbinin katında şüphesiz hayırdır. Size
bildirilegelenden başka bütün hayvanlar helal kılınmıştır. O halde
o pis putlardan kaçının ve yalan sözden sakının.
31- Allah için, O'na eş koşmayan, O'nun birliğine inanmış
kimseler olun. Allah'a ortak koşan kimse, gökten düşüp de kuşların
kaptığı veya rüzgarın bir uçuruma sürüklediği şeye benzer.
32- Bu böyledir; kim Allah'ın nişanelerine, kurbanlıklarına
saygı gösterirse, şüphesiz o kalblerin takvasındandır.
33- Sizin için onlarda belli bir süreye kadar bir takım
faydalar vardır. Sonra bunlar Beyt-i atik (kâbe) de son bulurlar.
34- Her ümmet için Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği
kurbanlık hayvanların üzerine O'nun adını ansınlar diye bir mabed
yapmışızdır. Hepinizin ilâhı bir tek ilâhtır. Onun için yalnız
O'na teslim olan müslümanlar olun. (Ey Muhammed!) Allah'a itaat
eden alçak gönüllüleri müjdele.
35- Ki Allah anıldığı vakit onların kalpleri titrer. Onlar
başlarına gelene sabreden, namaz kılan kimselerdir. Kendilerine
verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar.
36- Kurbanlık deve ve sığırları Allah'ın size olan
nişanelerinden kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. Ön
ayaklarının biri bağlı halde keserken üzerlerine Allah'ın adını
anın. Yanları yere yaslandığı vakit de onlardan yiyin, kanaat edip
istemeyene de, isteyene de yedirin. Böylece onları sizin
buyruğunuza verdik ki, şükredesiniz.
37- Elbette onların etleri ve kanları Allah'a ulaşmayacaktır.
Ancak O'na sizin takvanız erecektir. Onları bu şekilde sizin
buyruğunuza verdi ki, size yolunu gösterdiğinden dolayı, Allah'ı
tekbir ile yüceltesiniz. (Ey Muhammed!) Vazifelerini güzelce yapan
iyilik sevenleri müjdele.
25- Şüphesiz inkâr edenler, Allah'ın yolundan ve Mescid-i
Haram'dan insanları alıkoyanlar. Bu âyetin Hudeybiye senesi Kureyş
müşriklerinin Hz. Peygamber ve ashabını Mescid-i Haram'ı ziyaret
etmekten menettikleri zaman nazil olduğu rivayet edilmiştir.
(Bakara, 2/96. âyetin tefsirine bkz.) Öyle bir mesciddenki biz onu
insanlar için mukîm ve misafiri eşit olmak üzere, gerek Mekkeli ve
gerek taşralı bütün insanlar için mescit kıldık. Kim orada
zulümle, haksızlıkla doğru yoldan saptırmak isterse ona can yakıcı
bir azab tattırırız. Bu âyetin zahirine göre Mekke'de fiile
dönüşmeyen, yalnızca kötü bir niyet bile Allah katında sorumluluk
gerektirir.
26- Hani bir zaman İbrahim'e, Kâbe'nin yerini hazırlamıştık.
Yani Kâbe'nin yapılmasını temin etmek üzere, her şeyden önce
yerini hazırlamış, gerek orada ibadet etmek ve gerek barınmak için
faydalanabileceği bir sığınak yapmıştık. Şöyle diye ki bana hiçbir
şeyi ortak koşma ve Beyt'in binasını yaparken bana ihlastan başka
bir gaye besleme, her şeyi sırf benim rızam için ve samimi bir
kulluk görevi olarak yap. Ve işte Beytullah (Allah'ın evi) adı ona
bu anlamda verilmiştir ki, Allah için ibadete mahsus hane
demektir. Evimi, tavaf edenler, kıyama duranlar, rükû edenler ve
secdeye varanlar için tertemiz et. Buradaki temizlik, hem maddî,
hem de manevî anlamdadır. Böyle olunca "Şeytan işi pislik" (Mâide,
5/90) olan put ve dikili taşlardan temizlemek de bunun içindedir.
Yani Kâbe'nin içini, dışını gerek gözle görülen maddî ve gerek
manevî pisliklerden arındırıp pek temiz tut, dolaşanlar ve
duranlar, tavaf eden ve namaz kılanlar tertemiz ibadet etsinler.
27- Ve insanlar içinde haccı ilan et. Hasan-ı Basrî gibi
bazıları bu emirlerin Hz. Peygamber'e hitap olduğunu
söylemişlerdir. Çünkü âyetteki "tertemiz" emri, buna daha
uygundur. Buna göre Hz. Peygamber'e ve ümmetine haccın farz oluşu
bu âyetlerin inişlerinden itibaren başlamış olur. Fakat açık olan
Hz. İbrahim'e olan hitabların hatırlatılmasıdır. Bu durumda Hz.
Peygamber ve ümmeti hakkında haccın farz kılınması söz konusu
olmayıp, sadece güzel bir şey olduğuna dair teşvik ifade edebilir.
Bunun için haccın farz oluşunu kesin olarak ifade eden delil
"Yoluna gücü yeten her kimsenin o evi Kâbe'yi hacc etmesi,
insanlar üzerinde Allah'ın hakkıdır, farzdır. " (Al-i İmran, 3/97)
âyeti olmuştur. Sana yaya olarak ve derin derin vadilerden, uzak
yollardan binekler üzerinde, arık arık develer üzerinde gelsinler.
28- Ta ki kendilerine ait birçok menfaatlere şahid olsunlar.
Haccın hikmetleri olan bu menfaatler, Mâide Sûresi'nde
"Rablerinden bol nimet ve rıza taleb edenler" (Mâide, 5/2), "Allah
hürmetli ve Kâbe'yi, insanların faydası için ortaya koydu" (Mâide,
5/77) buyurulduğu ve İbnü Abbas'tan da rivayet olunduğu üzere hem
dünya, hem de ahiretle ilgilidir. Ahiretle ilgili menfaat Allah'ın
bağışlaması ve rızası gibi şeylerdir. Dünyadaki menfaatlere
gelince bunlar da, Allah'ın insanlara olan nişanelerini görmekle
irfan, ahlâk, ticaret ve sosyal hayatla ilgili birtakım
faydalardır. Bu menfaatlere hazır olsunlar. Ve Allah'ın
kendilerine rızık olarak verdiği hayvanları belli günlerde kurban
ederken O'nun adını ansınlar. Yani diyerek Allah için kurban
kessinler. "Behîmetü'l-en'am" deve, sığır, koyun, keçidir. (Mâide,
5/1 ve En'âm, 6/143-144. âyetlerin tefsirine bkz.)
Hacc âyetlerinde "sayılı günler" teşrik günleridir. (Bakara,
2/203. âyetin tefsirine bkz.) "Belirli günler" ise zilhicce ayının
ilk on günü veya kurban günleridir. Çünkü zilhiccenin ilk on
gününden sonra hacc vakti, arafe ve kurban bayramı olduğundan
dolayı, halkın bunları bilmeye istek ve arzusu vardır. Bunun için
o günler, halkın arasında malumdur. Bu sebeple İmam-ı Azam Ebu
Hanife ve İmam Şâfiî bu malum, belirli günlerin zilhiccenin ilk on
günü olduğunu söylemişlerdir ki, Mücahid'in, Ata'nın, Katade'nin,
Hasan'ın görüşleri ve Said b. Cübeyr'in, İbnü Abbas'tan
rivayetidir. Buna göre şu "belirli günler"in kurbana zarf olması,
kurban bayramı günü olan onuncu gün itibariyle demektir. Oysa
kurban, bayramın yalnız birinci günü değil, ikinci ve üçüncü
günleri de kesilebildiğinden bu üç gün "kurban günleri" olarak
bilinir. Şu halde kurbanların kesim günleri olan "belirli günler"
i kurban günleri olarak tefsir etmek lazım gelir. Bunun için İmam
Ebu Yusuf ve İmam Muhammed "belirli günler"den maksadın "kurban
günleri" olduğunu söylemişlerdir ki, tercih edilen görüş de budur.
"Ondan yiyiniz." Görülüyor ki, burada gıyabdan (üçüncü şahıstan)
hitaba (ikinci şahısa) iltifat sanatı vardır ki, bununla hitap
peygamber ve ümmetine çevrilmiştir. Şüphe yok ki, Hz. İbrahim
zamanında kesilen kurbanlardan Hz. Muhammed'in ümmetinin yemesi ve
yedirmesi düşünülemez. Şu halde buradaki "fâ"nın, bir icaz-ı hazif
(mânâya zararı olmaksızın lafzî veya aklî bir karinenin
delaletiyle cümleyi tamamlayanlardan bazılarının cümleden
atıldığını) ifade eden "fâ"nın, fasîha (açıklama cümlesinin
başında gelen "fâ") olduğu anlaşılır. Buna göre mânâ şöyle olur:
Şimdi ey Muhammed ve ümmeti! Siz de o günlerde kurbanlarınız
üzerine Allah'ın adını anın, onlardan yiyin ve muhtaç olan yoksula
da yedirin. Yeme emri, mübahlık, yedirme emri ise vaciblik ifade
eder. Yani kurban bayramı kurbanından sahibinin yemesi caizdir.
Bir miktarını fakirlere vermesi ise vacibdir. Mendûp olan,
kurbanın üçte birini kendisi ile ailesi, üçte birini dostlar, üçte
birini de yoksul olanlar için ayırmaktır. Ancak aşağıda söz konusu
yapılacak olan adak kurbanlarından sahibinin yemesi caiz olmaz.
29- Sonra kirlerini giderip temizlensinler. Hac ibadetlerini
yerine getirdikten sonra tırnaklarını kesmek, bıyığını ve sakalını
düzeltmek, koltuklarını yolmak, başını ve kasığını tıraş etmek
gibi temizlenmekle ilgili ihtiyaçlarını yerine getirsinler. Ve
adaklarını yerine getirsinler ve Beyt-i Atîk'i, yani Kâbe'yi
tekrar tekrar dolaşıp tavaf etsinler. Bir tavaf yedi şavf, bir
şavf bir dolaşımdır. Yedi şavfın dördü farz, üçü vacibdir.
Tefsircilerin çoğu demişlerdir ki, buradaki tavaftan kastedilen,
haccın rükünlerinden olan ifaza tavafı, diğer adıyla ziyaret
tavafıdır ki, hac ile ilgili yasakların kalkmasının tamamı
bununladır. Bu tavaf yapılmadan ihramdan çıkılmaz. Kirlerin
giderilmesi konusu da bununla olur. "Vâv" tertibe delalet etmediği
için bunun, kirlerin giderilmesinden sonra yapılması gerekmez.
Fakat bunların bir sıralamaya göre söz konusu edilmiş olmaları, bu
tavafın kirlerin giderilmesinden sonra olması, ilk akla geldiği ve
ziyaret tavafı, ihram ve vakfe gibi hac anlamının içinde bulunduğu
için, bazıları bunun Sader denilen veda tavafı olduğunu
söylemişlerdir ki, o âfâkî (Mekke'nin dışından gelen) için
vaciptir. Bunun tam karşıtı ise kudûm tavafıdır ki, ilk vardığı
vakit yapılır. Bu üç tavaftan başka her zaman arzu edildiği kadar
nafile tavaflar yapılabilir.
Kâbe'ye Beyt-i Atîk denilmesinin sebebine gelince: Bunda bir
kaç mânâ vardır:
1- Atîk dilimizde de meşhur olduğu gibi kadim mânâsına gelir,
önceki zamandan kalma demektir. Gerçi biz bazen bu anlamda "eski"
tâbirini de kullanırız, fakat eski daha çok "Halak" yani köhne ve
harab anlamını ifade eder. Oysa Atîk ve kadîm köhne demek
değildir. Antika demektir. "Şüphesiz insanlar için ilk kurulan ev
(mabed) Mekke'de âlemlere mübarek olan (Kâbe)dir." (Al-i İmran,
3/96) âyetinin ifadesince Kâbe'ye yeryüzünde mevcut olan
mabedlerin ilki olması itibariyle "atîk" adı verilmiştir. Bu görüş
Hasan-ı Basrî ye aittir.
2- Atîk, İsrâ Sûresi'nin son kısmında (17/111. âyetin
tefsirinde) belirtildiği üzere, "ıtak" gibi yepyeni ve değerli
olma anlamına gelir ki, birinci görüşteki ifade edilen mânânın
gereğidir.
Bu anlamda Beyt-i Atîk, şerefli ve saygı değer ev demektir.
Nitekim ona Beytü'l-Haram (hürmetli ev) da denilir. Bu görüş Sâid
b. Cübeyr'den nakledilmiştir.
3- Atîk, özgür ve hür olmak anlamına gelir. Hürmetli Kâbe de
zalim despotların sataşmalarından kurtulduğu için ona bu isim
verilmiştir. Bu mânâ bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber'den de
rivayet edilmiştir. Buyurmuş ki: "Yani yüce Allah Kâbe'ye
"el-Atîk" adını verdi. Çünkü onu despotların şerrinden korumuştur.
Hiçbir zaman bir zorba ona galebe edemedi." Bu hadisi, Buharî,
tarihinde; İbnü Cerir, Taberânî ve daha başkaları, İbnü Zübeyr'den
rivayet etmişlerdir. Tirmizî, "hasendir" demiş, Hakim ise "salih"
demiştir. İbnü Ebî Necih ile Katâde de bu anlamda tefsir
etmişlerdir. Gerçekten bir zamanlar "Tübba'" (Yemen hükümdarı)
Kâbe'yi yıkmak istemiş, felç olmuş ve bu işten vazgeçmesi için
yapılan tavsiyelere uyunca da iyileşmişti. Bunun üzerine Kâbe'ye
olan saygısını göstermek için ona bir örtü yaptırmıştı ki, ilk
Kâbe örtüsüdür. Sonraları Ebrehe de fil vakası ile perişan
olmuştu. Gerçi Haccac yıktı, fakat onun maksadı Kâbe'yi yıkmak
değil, İbnü Zübeyr'i çıkarmaktı, sonra tekrar yaptı. Karmatîler'in
Hacer-i Esved'i bir kaç sene alıp götürmüş olmaları da bu kabilden
olsa gerektir. Ahir zamanda Habeş tarafından yıkılıp taşlarının
denize atılacağına dâir rivayet edilen bir hadisin içeriği ise,
sahih olduğuna göre kıyamet alâmetlerindendir.
Mücahid, kimsenin mülkü olmadığından dolayı, hurrü'l-asıl
(temelden özgür) anlamını ifade etmesi için, kendisine "Atîk"
adının verildiğini söylemiştir. Bazılarıda Atîk, Mu'tik (özgürlüğe
kavuşturan) anlamındadır demişler ki, hacc edenler boyunlarını
günahlardan kurtarırlar demektir. Şimdi bu açıklamalardan
anlaşılan şudur ki, "Beyt-i Atîk" ünvanının, bütün bu mânâları
içine alacak şekilde bir tercemesinin yapılmasının mümkün
olamayacağına göre, onun olduğu gibi korunması gerekir.
30- İşte öyle, emir böyle ve böyle yapılması gerekir. Her kim
Allah'ın hürmetlerine saygı gösterirse, yani Allah'ın hükümlerine,
emirlerine, yasaklarına, Beyt-i Haram, Mescid-i Haram, Beled-i
Haram (Mekke) Meş'ar-i Haram (Müzdelife Mescidi), Şehr-i Haram
(Haram aylar) ve saire gibi muhterem kıldığı şeylere riayet
etmenin vacip olduğunu bilerek ve gereği gibi amel ederek saygı
gösterirse, Rabbinin katında o, onun için hayırdır. Ahirette
onlara gösterdiği saygının mükafatını görür.
Size en'âm (koyun, keçi, sığır, deve) hep helal kılındı.
Haramlıkları yoktur. Mâide Sûresi'nde (5/103) belirtildiği gibi,
Bahîre (kulağı yarılıp salıverilen deve) Sâibe (putlara adak
yapılan deve), Vasiyle (erkek dişi ikizler doğuran deve) Hâm
(sırtı yükten muaf tutulan erkek deve) yok, sekiz eşlerin hepsi
helaldir. Ancak size okunan şey müstesna ki, bu da Mâide
Sûresi'nin başında (5/3) açıklandığı üzere, leş, kan ve "Allah'dan
başkası adına boğazlanan" dır. O halde pis putlardan sakının Leş
gibi gözle görülür maddî pisliklerden sakındığınız gibi, putları
dikmek gibi manevî pisliklerden de sakının. Hayvanları, Allah'ın
adını anarak kesin. Allah'tan başkasının adına kesip de onları pis
etmeyin. Kâbe'yi de putlardan temizleyin. Yalan sözden de çekinin.
Yalan söylemediğiniz gibi ona itibar edip kıymet de vermeyiniz,
yalan dolandan uzak olunuz. Şunu iyi bilin ki putlara tapmak da
yalancı şahitlik gibi bir yalancılıktır, hatta yalancılığın da
başıdır. Bir de Allah'ın haram kılmadığı şeylere haram demekten,
Bahîre, Sâibe, Vasiyle, ham haramdır demek gibi yalan sözlerden ve
akîdelerden sakının. Böyle pisliklerden son derece çekinmek
gerekir.
31- Şöyle ki: Allah için her dinden çekilip samimi olarak
gerçek tevhide sarılmış bir cemaat olarak, O'na hiçbir şekilde
ortak koşmayarak. Kim Allah'a ortak koşarsa sanki gökten düşüp
kuşların kaptığı veya rüzgarın uzak bir yere (bir uçuruma)
sürüklediği bir şeye benzer.Şirk böyle helak edicidir. İnsanın
kalbini didik didik didikler, uçurumlara sürükler.
32- Bu böyledir kim Allah'ın nişânelerine, hürmetli kıldığı
alâmetlere saygı gösterirse, şüphesiz o saygı duyma, kalblerin
takvasındandır; gönülleri (kötülükten) himaye edip koruyan
sebeplerdendir. O halde Allah'ın nişanelerinden olan haccın o
büyük kurbanlarına karşı saygı göstermeli, hürmetle bakmalı ve
onları ancak Allah'ın adını anarak kurban etmelidir.
33- Sizin için onlarda, o nişanelerde belli bir süreye kadar
birtakım menfaatler vardır. Sağımından, dölünden, tüyünden,
hizmetinden vesairesinden belli bir zamana kadar birçok
istifadeler edilir. Sonra bunlar ecellerinin yeri olan Beyt-i Atîk
Kâbe'de son bulurlar;
"Mina" da kurban olurlar ki, bu da ahiretle ilgili
faydalarıdır. Şu halde böyle mübarek şeylere saygı gösterilmez mi?
Bunlar yaratıcıları olan Allah'tan başkası adına nasıl kesilir?
Başkaları bunların bir kılını bile yaratabilir mi? Burada "Beyt-i
Atîk" sözcüğüyle âyetin sonlandırılması, Kâbe'nin şirk koşanlardan
kurtarılması ve putlardan arındırılması ile ilgili hususun
gereğini pekiştirmek içindir.
34-Bunların Beyt-i Atîk'a kadar varmalarının hikmetine gelince;
biz her ümmet için bir ibadet ve kurban yeri yaptık ki kendilerine
rızık olarak verdiği dört ayaklı davarları keserken Allah'ın adını
ansınlar. İşte sizin ilâhınız tek bir ilâhtır. Her ümmet için bir
ibadet ve kurban yeri yaptığı gibi, sizin için de yapmıştır. O
halde yalnız O'na, o bir tek olan ilâha teslim olup, samimi olarak
ibadet ediniz. Zikrinizi, kurbanınızı şirk ile lekelendirmeyiniz.
Ey Muhammed! Bir de o alçak gönüllüleri müjdele
35- ki Allah anılınca kalbleri titrer. Yüce Allah'ın
büyüklüğünün o anda gönüllerinde parladığını hissederler.
Başlarına gelen müsibetlere karşı da sabırlıdırlar. Namaza
devamlıdırlar. Ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan bir kısmını
(hayır için) harcarlar. Zekat, sadaka verirler. Kurban keser,
ikram ederler.
36- Bedeneleri de, yani hayvanların iri gövdeleri olan ve hacda
kurban olarak kesilenleri ki, develerdir. "Kurban olarak bir deve
yedi kişi, bir sığır da yedi kişi, için yeterlidir." hadis-i
şerifi gereğince sığırın da deve gibi yedi kişi adına kurban
edilmesi caiz olduğuna göre, şer'an sığırlar da bedene türünden
sayılır. Allah'ın size olan nişanelerinden kıldık. Allah'ın size
verdiği dinin alâmetlerinden kıldık. Sizin için onlarda hayır
vardır. Yukarıda belirtildiği gibi din ve dünya hayatınız için
faydalar vardır. O halde onların ön ayaklarından biri bağlı olduğu
halde keserken üzerlerine Allah'ın adını anın. Allah'ın adını
anarak kurban edin. Bu kesim şekline göre kurban deveye mahsustur.
Deve ayakta iken ön ayaklarından biri bağlanıp gerdanından
boğazlanır ki, buna nahır adı verilir. Bununla beraber çene
altından kesilmesi de caizdir. Sığır ile keçi ve koyun ise
yatırılıp üç ayağı bağlanarak boğazlanır. Buna da zebih denilir.
Nahır veya zebihte Allah'ın adının anılması demektir ki, "Allah'ın
adıyla, Allah en büyüktür, Allah'ım! (bunlar) senden ve sanadır."
mânâsına gelir.
Yan üstü düşüp canları çıktığı zaman artık onlardan yiyiniz.
Yani her şeylerini değil, yenilmesi caiz olan kısımlarından
yiyiniz. Kanaatkâr olup dilenmeyene de, dilenene de verin. İşte
böylece biz onları sizin buyruğunuza verdik. O koca hayvanları
böyle boyun eğdirdik. Bu, her istediğinizi yaparsınız diye değil,
şükredesiniz diyedir. Bir o hayvanların büyüklüğüne, bir de
insanın küçüklüğüne bakmalı ve maddenin mânâ karşısında nasıl aciz
ve güçsüz kaldığını görmeli ve yüce Allah'ın insana verdiği nimet
ve gücün kadrini bilmeli, Allah'a şükretmelidir.
Muhyiddin Arabî hazretleri demiştir ki: "Minâ kurbanların kesim
yeri kılınmıştır. Kesimler orada yapılır. Minâ "Ümmiyye"den
türemiştir ki arzulara kavuşmak anlamındadır. Çünkü meşru olan
arzularına kavuşan kimse, gayesine ermiş demektir. Kurbanların
kesilmesinde, insan vucudunun beslenmesi için, hayvanların
bedenini idare eden ruhlarının görevden azledilmesi söz konusu
olur ki, birbirinden ayrılırken ruhları yine onlara nezaret eder.
O cesetleri deve, sığır olarak idare ettikten sonra bu defa insana
ait olmak üzere yönetir. Bu öyle ince bir meseledir ki, Allah'ın,
basîret (zeka ve anlayış) lerini aydınlattığı, Allah dostlarından
başkası onu kavrayamaz."
37-Buna nasıl şükretmeli? Onların ne etleri ne kanları Allah'a
erişmez, o rızasına kavuşamaz. Fakat sizden Allah'a ancak takva
ulaşır. Sizin manevî yönünüzden gelen gönüllerinizi, Allah'ın
emrini tutup ona karşı saygılı olmaya ve sizi ihlas ile Allah'a
yaklaşmaya davet eden, takvanızdır ki Allah katında makbul olup
hoşnutluğunu kazanır.
İşte onları böylece sizin buyruğunuza vermiştir ki size verdiği
hidayet ve gösterdiği doğru yoldan dolayı Allah'ı tekbir edip,
büyükleyesiniz. Onları buyruk altına almanın yolunu öğretip
sebeplerini bahşeden ve kendisine yaklaşmanın nasıl olacağını
gösteren Allah'ın nimetinin büyüklüğünü ve kudretinin yüceliğini
tanıyıp, ululuğunu ve birliğini hem kalb, hem söz, hem de
davranışlarınızla, tekbir ile ilan edesiniz. Ey Muhammed! Bir de
ihsan ve iyilik yapanları müjdele. Çünkü:
Meâl-i Şerifi
38- Şüphesiz Allah inananları savunur. Çünkü Allah hâin ve
nankörlerin hiçbirini sevmez.
39- Kendilerine savaş açılan kimselere (kâfirlere karşı koymak
için) izin verildi. Çünkü onlar zulme uğradılar. Şüphesiz Allah
onları zafere ulaştırmaya kadirdir.
40- Onlar "Rabbimiz Allah'tır" demelerinden başka bir sebep
olmaksızın haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah
insanların bir kısmını bir kısmı ile defetmeseydi manastırlar,
kiliseler, havralar ve içinde Allah'ın adı çok anılan mescidler
elbette yıkılırdı. Şüphesiz Allah kendi (dini) ne yardım edene
yardım edecektir. Şüphesiz Allah çok güçlüdür, çok izetlidir (her
şeye galiptir).
41- Onlar (o müminlerdir) ki, eğer kendilerini yeryüzünde
iktidar mevkiine getirirsek namazı kılarlar, zekatı verirler,
iyiliği emrederler ve fenalığı yasak ederler. Bütün işlerin sonu
sırf Allah'a âittir.
38- Şüphesiz ki Allah iman edenleri savunur. Müminlerden
kâfirlerin hücumlarını def'eder. Şu halde yukarıda belirtildiği
üzere Allah yolundan ve hacdan menetmeye kalkışan ve menedecek
olan kâfirlere karşı savunmaya güzel bir şekilde hazırlansınlar.
Şüphesiz Allah hâin ve nankörlerin hiçbirini sevmez; emanetlerine
hiyanet, nimetlerine karşı ise nankörlük edenlerin hiçbirini
sevmediği gibi, onların meydana getirdiği toplumu da müdafaa
etmez, aksine onların bertaraf edilmelerine müsaade eder. Onun
için:
39- Kendilerine savaş açılan kimselere izin verildi. Haîn
kâfirler tarafından kendilerine savaş açılan müminlerin onlara
karşı savaşmalarına izin verilmiştir. Çünkü onlar zulme
uğramışlardır. Müşrikler. Hz. Peygamber ve ashabına eziyet
ediyorlardı, sahabeler ise kimi dayak yemiş, kimi yaralanmış bir
halde gelip Hz. Peygambere başlarına gelen bu haksızlıkları
şikayet ediyorlardı, Efendimiz: "Sabrediniz, çünkü henüz savaş ile
emrolunmadım" buyururdu. Nihayet hicret ettikten sonra bu âyet
nazil oldu ki, savaş hakkında ilk inen âyettir. (Bakara, 2/190.
âyetin tefsirine bkz.) Şüphesiz Allah onlara, o müminlere yardım
etmeye, onları zafere ulaştırmaya elbette kâdir, çok kâfidir.
Dolayısıyla çok olan kâfirlere karşı, şu azıcık olan müminler
nasıl savaşabilirler gibi bir şüpheye düşmemelidir.
40- O mazlumlar ki, "Rabbimiz Allah'tır" demelerinden başka bir
sebep olmaksızın haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah
insanların bir kısmını bir kısmı ile def'etmeseydi; azgın
zalimleri, bozguncuları, kâfirleri âdillerle, salihlerle,
müminlerle defetmiş olmasaydı manastırlar, kiliseler, havralar ve
içinde Allah'ın adı çok anılan mescidler yıkılırdı. Nitekim o
zalimlerin defedilmediği yerlerde dinsizlik görülmektedir.
SAVMAA: Tepesi sivri ve yüksek olan bina demektir ki,
İslâmiyet'ten önce hıristiyan rahiplerinin manastırlarının ve
sâbie (yıldızlara tapanlar) sofularının zaviyelerinin adı olmuştu.
Sonra Müslümanların ezan yerleri olan minareler içinde
kullanılmaya başlandı. Ancak âyette kastedilen hıristiyanların
manastırları veya sâbienin zaviyeleridir,
BÎ'A: Hıristiyanların ibadet yeri olan kilise demektir.
SALÂT: Bu kelime İbrânice Saluta'dan gelen ve sonradan
Arapçalaşan bir sözcüktür ki, yahudilerin namaz yeri, yani havra
demektir. Görülüyor ki, mescidler, "Allah'ın adının çok anıldığı
yer" olarak nitelendirilmiştir ki, bunda iki nükte vardır.
Birincisi, İslâm'ın emrettiği ibadetlerden asıl maksadın Allah'ın
adının çokça anılması olduğunu vurgulamak, ikincisi de
diğerlerinin var olmalarının, asıl sebebi olan Allah'ın anıldığı
yer olmaktan çıkıp başka maksatlar için kullanıldığına işarettir.
Özetle Allah, dindar olanları, haddi aşan azgınları defetmeye
göndermeyip; inananlara savaşma hak ve salahiyetini vermeseydi
manastırlar, zaviyeler, kiliseler, havralar ve içinde Allah'ın adı
çok anılan mescidlerin hepsi yıkılırdı.
Dinsizlerin saldırıları karşısında bunlardan hiçbiri ayakta
kalamazdı. Bakara Sûresi'nde (2/251) geçtiği üzere bütün
yeryüzünün düzeni bozulurdu. Bütün bunların yıkılmaktan
kurtulmaları ve korunmaları ancak onları savunmakla mümkündür. O
halde bütün bunları himaye etmeyi hedefleyen İslâm'ın savunma
hakkının bütün hakların başında geldiği muhakkaktır. Şüphesiz
Allah kendi dinine yardım edene yardım edecektir. Çünkü dinin
ihtiyarî olan fiillerle alakası olduğuna göre, o konuda arzu
edilen gayenin gerçekleşebilmesi için, Allah'ın iradesi kulun cüzî
iradesine bağlı olduğundan, kulların cüzî iradelerini kullanarak
bir çaba sarfetmeleri, Allah'ın iradesinin işlemesine vesile
olması itibariyle bir yardım gibidir. Onun için müminlere
savunmayı söz veren yüce Allah, yardımının kesin olarak
gerçekleşmesini onların yardım ve çalışmalarına bağlamıştır. Yoksa
Allah şüphesiz çok güçlüdür, herşeye galiptir, yardıma ihtiyacı
yoktur. Yardım ettiği kimseler de her zaman üstün olup hiçbir
zaman mağlup olmazlar.
41- Onlar, o müminlerdir ki eğer kendilerini yeryüzüne
yerleştirirsek; iktidar mevkiine getirip devlet idaresini ellerine
verirsek namazı kılarlar ve zekatı verirler iyiliği emrederler ve
fenalığı yasak ederler. Meşru güzel şeyleri emreder, gayrı meşru,
çirkin ve dinen reddedilmiş şeylerden sakındırırlar, İktidar
mevkiine geçince ahlâklarını bozmaz, dinden, adaletten sapmaz
birer idareci olurlar. Doğrusu Hulefâ-i Raşidîn böyle olmuşlardı.
Şu da bilinmelidir ki "İşlerin sonucu Allah'a aittir"
Meâl-i Şerifi
42-48- 42- (Ey Muhammed!) Eğer seni (müşrikler) yalanlıyorlarsa
bil ki onlardan önce Nûh kavmi, Âd ve Semûd (kavimleri de kendi
peygamberlerini) yalancı saydılar.
43- İbrahim'in kavmi de, Lût'un kavmi de (peygamberlerini)
yalancı saydılar.
44- (Şuayb'ın kavmi olan) Medyen halkı da (Şûayb'ı) yalanladı.
Musa da (Firavun tarafından) yalanlandı. Ben de o kâfirlere bir
süre verdim. Sonra da onları yakalayıverdim. Beni tanımamak
nasılmış görsünler.
45- Nice memleketler vardı ki, zulüm yaparlarken biz onları yok
ettik. Artık damları çökmüş, duvarları üzerine yıkılmıştır.
(Geride) Nice terkedilmiş kuyularla bomboş kalmış yüksek saraylar
(bırakılmıştır.)
46- Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki olanları akledecek kalbleri,
işitecek kulakları olsun. Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz, fakat
asıl göğüslerin içindeki kalpler kör olur.
47- Bir de senden acele azab istiyorlar. Elbette Allah sözünden
caymaz. Bununla beraber Rabbinin katında birgün, sizin
sayacaklarınızdan bin sene gibidir.
48- Zulmedip dururlarken kendilerine mühlet verdiğim nice
memleket halkı vardı ki, sonunda onları yakalayıvermiştim. Dönüş
ancak banadır.
Meâl-i Şerifi
49- (Habîbim!) De ki: "Ey insanlar! Ben size ancak apaçık
anlatan bir uyarıcıyım."
50- İşte iman edip salih amel işleyenler için hem bir mağfiret,
hem de (cennette) tükenmez bir rızık vardır.
51- Âyetlerimizi tartışarak bozmaya uğraşanlara gelince, işte
onlar cehennemliktirler. 49-51-Böyle de ve temennilere uyma.
Çünkü:
Meâl-i Şerifi
52- (Ey Muhammed!) Biz senden önce hiçbir elçi ve hiçbir
peygamber göndermedik ki o bir şey temenni ettiği zaman, şeytan
onun arzusuna şüpheler karıştırmasın. Bunun üzerine Allah şeytanın
karıştırdığı şüpheyi giderir. Sonra da Allah, âyetlerini tahkim
eder (güçlendirir). Allah Alîm'dir (herşeyi bilir), Hakîmdir
(Hikmet sahibidir)
53- Allah, şeytanın karıştırdığını, kalblerinde hastalık
bulunan ve kalpleri kaskatı olan kimseleri sınamaya vesile kılar.
Zalimler şüphesiz (haktan uzak) derin bir ayrılık içindedirler.
54- Bir de kendilerine ilim verilmiş olanlar, Kur'ân'ın
şüphesiz Rabbinden gelen bir gerçek olduğunu bilsinler ve ona iman
etsinler de kalpleri ona saygı duysun. Çünkü Allah, iman edenleri
doğru yola eriştirir.
55- İnkâr edenler de, kendilerine ansızın kıyamet gelinceye
veya akîm (kısır) bir günün azabı gelinceye kadar, Kur'ân'dan
şüphe etmekte devam edip giderler.
52- Senden önce ne bir Resulü, ne de bir Nebîyi başka bir halde
göndermedik. Bu âyet Resul ile Nebî'nin anlamlarında farklılık
bulunduğunu bildirmektedir. Nebî'nin, Resulden daha genel olduğunu
ifade eden bazı hadisler de nakledilmektedir. Şeriat örfünde
meşhur olduğuna göre Resul, kendine vahy olunan ve aldığı vahyi
başkasına tebliğ etmekle de yükümlü bulunan kimsedir. Nebî ise
tebliğe memur olsun olmasın, kendisine vahyedilen kimsedir. O
halde her Resul Nebî'dir, fakat her Nebî Resul değildir. Ancak
bilindiği gibi umum ifade eden, hususiyet ifade edene (âmm, hâssa)
karşılık olarak kullanıldığı zaman o hâssın ötesine yorumlanır.
Burada Nebî, Resule karşılık olarak kullanıldığı için Resul
olmayan, yani tebliğ vazifesiyle emrolunmayan peygamberin
kastedilmiş olması gerekir. Oysa âyetin başındaki "İrsâl" fiili
ikisine de bağlantılıdır. Tebliğe memur edilmeyenin ise irsal
edilmiş olması hemen anlaşılır bir ifade değildir. Bunun için
denilmiştir ki: Resul, yüce Allah'ın insanları hakka davet etmek
üzere, yeni bir şeriatle gönderdiği hür erkektir. Nebî ise hem
bunu, hem de geçmiş bir şerîati bildirmek için gönderilen
peygamberi içine alır. Nitekim İsrailoğullarına gönderilen
peygamberlerin hepsi de Musa'nın şeriatını anlatmak için
gönderilmişlerdir. Fakat buna da şöyle bir itiraz geliyor: İsmail
(a.s) hakkında "Ve kavmine gönderilmiş bir Resul, bir Nebî (bir
peygamber) idi" (Meryem, 19/54) buyurulmuştur. O halde hem Nebî,
hem Resuldur. Halbuki o yeni bir şeriatle değil, Hz. İbrahim'in
şeriatiyle gönderilmiştir. Buna cevap olarak da gönderildiği
insanlara nisbetle yeni bir şeriat olması yeterlidir deniliyor.
Ayrıca Resul, mucizesi ve kendisine indirilen bir kitabı olan,
Nebî ise kitabı olmayandır diye tarif edilmişse de İsmail (a.s)
ile itiraz bu tanım için çok daha geçerlidir. O halde en doğrusu
önceki tanımdır. fiilinin bağlantısına gelince, bunu "ona kılıç ve
mızrak kuşandırdım" kabilinden olarak şeklinde anlamak gerekir.
Yani: "Senden önce, başka şekilde hiç bir Resul göndermedik ve hiç
bir Nebîye haber vermedik".
Ancak şu şekilde ki o bir şey temenni edip arzuladığı zaman,
temennînin asıl anlamı, gönlün arzu ettiği şeyi kişinin kendi
içinde, hayalinde şekillendirip canlandırmasıdır. Zihinde
canlandırılmış olan bu tabloya "ümmiyye" veya "münye" denilir ki,
Fransızca "ideal" diye tabir edilir. Son zamanlarda bu kelime
felsefede hayli önem kazanmış ve idealizm adı ile bir felsefe
ekolünün oluşmasına kaynak görevini yapmış ve sanki uydurma
olduğunun belli olması için dilimize terceme edilirken "mefkûre"
kelimesi uydurulmuş ve hertarafa yayılmış. Şu halde temenni bir
ümmiyye beslemek, bir mefkûre kurmak demek olur. İdealistler bütün
gerçeklerin aslının "benlik" de olduğunu varsaydıkları için,
nefsin istek ve arzusunu her gerçeğin temel taşı gibi görmek
isterler. Bu yüzden hayatta başarılı olmuş büyük adamları hep
idealci (idealist) kabul ederler. Bununla ulûhiyyet ve nübüvvet
meselesini de çözdüklerine inanarak peygamberi bir ideal kurmuş,
bir müddet programını yapmakla uğraşmış, sonra da peygamberlik
davasıyla ortaya atılmış bir idealist gibi göstermek isterler.
Fakat Kur'ân özellikle bu âyetle anlatıyor ki, peygamberlik bir
arzu bir temenni işi değildir. "O hevadan (kendi nefsinden)
söylemiyor; Kur'ân sadece bir vahiydir, ancak vahyolunur" (Necm,
53/3-4) âyetiyle anlatılan peygambere temenni yakışmaz, çünkü
vahiy tamamen hakkın emridir. Ümniyye'ye ise şeytan karışır.
Başkaları şöyle dursun peygamber bile, insanlık gereği temennide
bulunduğu vakit Şeytan onun arzusuna şüpheler karıştırır. Ümniyye
(temenni) ise, heves ve hayal ile isabetsizlikten kurtulamaz.
Demek ki peygamberlerin ismeti (masum olmaları) kesinlik ifade
eden vahiy yönüyledir, yoksa ictihadıyla hareket ettiği zaman hata
yapması mümkündür. Bunun üzerine Allah şeytanın karıştırdığı
şüpheleri giderir. Sonra da Allah âyetlerini tahkîm eder,
muhkemleştirir. Hiçbir şekilde red edilmesi söz konusu olmayacak,
hata ihtimali bulunmayacak bir tarzda kuvvetleştirir. Burada
zamanda değil, rütbede terâhî (sonraya bırakmak) içindir. Çünkü
bir gerçeğin güçlendirilip muhkemleştirilmesi, şüpheleri
gidermekten sonra gelen daha üstün bir mertebe, daha yukarı bir
basamaktır. Allah her şeyi bilir, hikmet sahibidir.
53-Her şeyi hakkıyla bilen o olduğu gibi, şeytanın
karıştırdığını da bilir. Yine her yaptığını hikmetle yaptığı gibi
peygamberler de bile temenniyi şeytanın karıştırmasıyla bağlantılı
kılması, sonra o şüpheleri giderip âyetlerini muhkemleştirmesi de
hikmetledir. Şöyleki: Bunlar Şeytanın karıştırdığı şüpheleri
kalplerinde hastalık bulunanlarla kalpleri kaskatı kesilmiş
bulunanlara bir mihnet ve bir azab vesilesi yapmak içindir. Çünkü
bunlar hep kuruntulara kapılır ve temenniler peşinde dolaşırlar .
Gerçekten o zalimler haktan uzak, derin bir ayrılık içindedir."
Araları o kadar açıktır ki, birleşip uzlaşmayı kabul etmez. Her
biri başka bir kuruntu ile haktan uzaklaşmış şiddetli bir
düşmanlık ve tam bir ayrılık içindedirler.
54- Bir de kendilerine ilim verilmiş olanlar şunu iyi bilsinler
ki o Rabbinden gelen bir gerçektir. Kur'ân veya o şeytanın
karıştırdığı şeyi giderip, âyetleri tahkîm etmek Rabbin tarafından
indirilmiştir. Yani Peygamber bir arzu ve temenniyi takip ettiği
zaman şeytanın bir şeyler karıştırmasına imkan verilmeseydi veya o
karıştırılan şey giderilip da Allah'ın âyetleri
muhkemleştirilmeseydi, vahiy ile temenni'nin farkı olmazdı. O
vakit ilim sahipleri de Kur'ân'ın ve dolayısıyla da peygamberliğin
Allah tarafından gelen bir gerçek olduğunu bilemezlerdi. Fakat
Allah'ın hikmetiyle öyle yapıldı, Ta ki ilim sahipleri bilsinler
de ona, o Kur'ân'a veya âyetleri tahkim işine iman etsinler
Böylece kalpleri ona bağlanıp saygı duysun ve şüphesiz Allah iman
edenleri doğru yola eriştirir. Bu âyetlerin inişi Garanık
uydurması ile ilgili olduğuna dair bir söz vardır. (Onun için Necm,
53/19-24: âyetlerin tefsirine bkz.)
55- "İnkâr edenler, kendilerine ansızın kıyamet gelinceye veya
akîm (kısır) bir günün azabı gelinceye kadar Kur'ân'dan şüphe
etmekte devam edip giderler."
Meâl-i Şerifi
56-62- 56- O gün hükümranlık yalnız Allah'ındır, O aralarında
hükmünü verir. Artık iman edip yararlı iş işleyenler nimet
cennetlerindedirler.
57- İnkâr edip âyetlerimizi yalan sayanlar ise, işte bunlar
için hakîr düşüren bir azab vardır.
58- Allah yolunda hicret edip de sonra öldürülmüş veya ölmüş
olanlara gelince, elbette Allah, onları güzel bir rızıkla
rızıklandıracaktır. Çünkü Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.
59- Allah onları hoşnud olacakları bir yere (cennete) elbette
koyacaktır. Şüphesiz Allah Alîmdir (herşeyi bilir) Halîmdir,
(Kullarına yumuşak davranır.)
60- Bu böyledir, kim kendisine yapılan cezaya aynı ile karşılık
verir de, sonra yine kendisine zulüm yapılırsa, muhakkak ki, Allah
ona yardım eder. Allah şüphesiz çok af edicidir, çok
bağışlayıcıdır.
61- Çünkü Allah, geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de
gecenin içine sokar. Şüphesiz Allah, Semîdir (herşeyi işitir)
Basîrdir (herşeyi görür).
62- (Bu sonsuz güç şundandır) Çünkü Allah, varlığı kendinden
olan Hak'tır. Müşriklerin O'nu bırakıp da tapındıkları putlar ise
hep bâtıldır. Şüphesiz Allah, yücedir, büyüktür.
Meâl-i Şerifi:
63-66- *63- Görmedin mi Allah'ın gökten indirdiği su ile
yeryüzü (nasıl) yemyeşil oluyor? Gerçekten Allah çok lütufkârdır,
her şeyden haberdardır.
64- Göklerde ve yerde ne varsa hep O'nundur. Doğrusu Allah
müstağnîdir, övülmeğe layıktır.
65- Görmedin mi ki, Allah bütün yerdekileri ve emriyle
denizlerde akıp giden gemileri hep sizin buyruğunuz altına verdi.
Göğü de izni olmaksızın yere düşmekten o (koruyup havada) tutuyor.
Şüphesiz Allah insanlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir.
66- Size (ilk defa) hayat veren, sonra öldürecek olan, sonra da
yeniden diriltecek olan O'dur. İnsan gerçekten pek nankördür.
Meâl-i Şerifi
67-72- * 67- Biz her ümmet için bir şeriat tayin ettik ki,
onlar onunla amel ederler. Bunun için (ey Muhammed!) bu konuda
seninle hiçbir zaman çekişmesinler. (İnsanları) Rabbine (ibadet
etmeye) çağır. Şüphesiz sen gerçekten hidayete götüren doğru bir
yol üzerindesin. 68- Eğer seninle tartışırlarsa, de ki: "Allah
yaptıklarınızı çok iyi bilir."
69- Ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında kıyamet günü Allah
aranızda hükmünü verecektir.
70- Bilmez misin ki, Allah, gökte ve yerde ne varsa hepsini
bilir. Şüphesiz bunlar bir kitabtadır. Hiç şüphe yok ki bunlar
Allah'a pek kolaydır.
71- Onlar Allah'ı bırakıp da O'nun, haklarında hiçbir delil
indirmediği ve kendilerinde de bir bilgi bulunmayan şeylere
taparlar. Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.
72- Âyetlerimiz kendilerine apaçık olarak okunduğu zaman, o
kâfirlerin yüzlerinden inkârlarını anlarsın. Neredeyse,
kendilerine âyetlerimizi okuyanlara saldıracaklar. De ki: "Şimdi
size ondan daha kötü olanını haber vereyim mi? O, ateştir. Allah
bunu kâfir olanlara vaad buyurdu. O ne kötü bir dönüş yeridir."
Meâl-i Şerifi
73-76-73- Ey insanlar! Bir misal verilmektedir, şimdi ona iyi
kulak verin: Sizin Allah'ı bırakıp taptıklarınız bir araya
gelseler, bir sinek bile yaratamayacaklardır.
Sinek onlardan bir şey kapsa onu kurtaramazlar. İsteyen de,
istenen de âcizdir.
74- Allah'ın büyüklüğünü gereği gibi değerlendirip bilemediler.
Şüphesiz ki Allah çok kuvvetlidir, her şeye üstündür.
75- Allah hem meleklerden, hem de insanlardan elçiler seçer.
Şüphesiz Allah her şeyi işitir, her şeyi görür.
76- O geçmişlerini ve geleceklerini bilir. Bütün işler Allah'a
döndürülür.
Meâl-i Şerifi
77- Ey iman edenler! rükû edin, secdeye varın, Rabbinize kulluk
edin, iyilik yapın ki kurtulabilesiniz.
78- Allah uğrunda gerektiği gibi cihad edin. Sizi o seçmiş,
babanız İbrahim'in yolu olan dinde sizin için bir zorluk
kılmamıştır. Daha önce ve Kur'ân'da, Peygamberin size şahid
olması, sizin de insanlara şahid olmanız için, size müslüman adını
veren O'dur. Artık namaz kılın, zekat verin, Allah'a sarılın. O
sizin sahibinizdir. O ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır!
77- "Ey iman edenler! Rükû edin, secdeye varın." Yani rükû
edip, secdelere vararak namaz kılınız. Rivayet edildiğine göre
İslâm'ın başlangıcında, bu âyet ininceye kadar, namazda bazan
rükûa varırlar, bazan da secde ederlerdi. Bu âyetle her ikisinin
de bir arada, aynı namazda yapılmaları emredilmiştir. Şu halde
buradaki secde tilâvet secdesi değil, namazın rükunlerinden olan
secdedir. Fakat İmam Şâfii hazretleri bu âyette de tilâvet
secdesinin gerekli olduğunu söylemiştir. Rabbinize ibadet ediniz,
yani rükû ve secdelerinizi Rabbinize ibadet maksat ve niyetiyle
yapınız. Bir de yalnız namaz kılmakla vazifenizin bittiğini
sanmayınız. Aksine emrolunan diğer ibadetleri de yapınız.
Yaptığınız ibadetleri başkası için değil, sırf Rabbiniz olan Allah
için yapınız. Ve hayır işleyiniz; namaz ve diğer ibadetlerden
başka bir de her işinizde hayır ve sevap getiren şeyleri
araştırıp, nafile ibadetler, yakın akrabayı gözetmek, güzel ahlâk
insanlara yararlı olmak ve Allah'ın yaratıklarına şefkat gibi
gücünüzün yetebildiği iyiliği yapınız ki kurtuluş ümit
edebilesiniz. Yani bunları yapmakla amellerinize güvenerek
kurtuluşunuzun kesin olduğuna hükmetmeksizin ümit
besleyebilirsiniz. Çünkü kurtuluş aslında Allah'ın bir lütfudur.
Fakat "Kul, yaptığı nafile ibadetlerle sürekli bana yaklaşır."
kudsî hadisinin ifade ettiği anlamı gereğince Allah'a yaklaşmak
yalnız farz olan ibadetlerle değil, onlara eklenen nafile
ibadetlerle olur. "Hayır işleyin" emri de özellikle bu mânâyı
bildirmektedir.
78-Ve özellikle Allah uğrunda gerektiği gibi hakkıyla cihad
ediniz.
Cihad: Düşmana karşı savunmada bütün gücünü harcamaktır ki, üç
kısımdır: Birincisi, açıkça kendini belli etmiş düşman ile yapılan
cihad. İkincisi, şeytan ile yapılan cihad. Üçüncüsü de nefis ile
yapılan cihaddır. Bazıları buradaki cihaddan maksat ilk şıktakidir
demişler, bazıları da hevâ ve nefisle yapılan cihad olduğunu
söylemişlerdir. Fakat en doğru olan üç kısmın üçünü de içine almış
olmasıdır. Bu kapsam, hakikat ile mecazın bir araya getirilmesi
kabilinden değil, cihad kavramının kendi kapsamının bir gereğidir.
Şüphesiz mücahede tabiri mukatele (savaşmak) tabirinden daha
geneldir. Nitekim rivayet olunur ki, Hz. Hasan bu âyeti okumuş ve
demiştir ki: Adam, Allah uğrunda cihad eder, oysa düşmana bir tek
kılıç bile vurmamıştır. Sonra Allah uğrunda cihad etmenin hakkı da
onun hak ve ihlasa uygun olması, haksızlıktan, kötü gaye ve
maksatlardan uzak olması, mümkün olduğu kadar gevşeklik ve
tembellikten arınmış olmasıdır.
O
sizi seçti, yani ey Muhammed ümmeti, düşmanlarına karşı cihad için
sizi Allah kendisi seçti. Din işinde üzerinize hiçbir güçlük
yüklemedi. Size emrettiği dindeki mükellefiyetlerinizi rahmetinin
genişliğine uygun düşecek şekilde kıldı. (Bakara, 2/286. âyetin
tefsirine bkz.) Diğer dinler gibi ağır, çekilmez yükümlülükleri
yüklemedi. Herkesin sıkıntısına, ihtiyacına, mazeretine göre
ruhsatlar verdi. Mesela ayakta namaz kılamayanın oturmasına,
oturamayanın îma ile kılmasına müsaade etti, kolaylıklar gösterdi.
Cihadı da yeterli bir gücün varlığı ile orantılı olarak farz
kıldı. Babanız İbrahim'in dininde olduğu gibi bundan önce ve bunda
size müslümanlar ismini o taktı.Yani gerek bu Kur'ân'da ve gerek
Hz. İbrahim ve İsmail'in "Soyumuzdan bir topluluğu da sana boyun
eğen bir ümmet yap." (Bakara, 2/128) duasında olduğu gibi geçmişte
size müslüman ismini Allah taktı ki Peygamber size karşı şahid
olsun siz de bütün insanlara karşı şahidler olasınız. Yani
hakkıyla cihad yapmanın, dine uymanın ve müslümanlığı yaşamanın
nasıl olacağını Peygamber size bizzat yaparak gösterip öğretsin;
hakkın şahidi, peşinden gidilecek bir örnek olsun. Siz de ona
uymak suretiyle bütün insanlar için, hakkın örnek tutulacak birer
şahidleri olasınız. Artık gereği üzere namazı kılın, zekatı verin
ve Allah'ın dinine sarılın ki Mevlânız O'dur. İşinizi görecek emir
sahibiniz, sizi kurtaracak efendiniz, yardımcınız ancak Allah'tır.
O ne güzel Mevlâ ve ne güzel yardımcıdır.